Kürtlerin ilk çağlardaki, yani dağılma ve bu günkü topraklara göç etmelerinden önceki dönemlerdeki dini hayatları ve adetleri son derece karanlık ve bilinmemektedir. Ancak bu günkü topraklara geldikten sonra, ortaya çıkarılan tarihi eserlerden ve belirtilerden anlaşıldığı kadarıyla Ahuraya tapıyorlardı. Yani ışığa tapıyorlardı. Işığı dost biliyor, karanlıktan rahatsız oluyorlardı.
medÇünük “Ahur” veya “Ahir” ateş demektir. Ahura ise ateş anlamına gelen “Ahur” ile gelen, gelmiş olan anlamına gelen “Aa” kelimelirinden türemiştir ve ”ateşten gelen gerçek” anlamını ifade eder.
Zerdüşt Hakkında Bilinmeyenler
Remzi Peşeng
Tarihçiler Zerdüştün ortaya çıktığı tarih hususunda ihtilaf etmişlerdir. Tarihçilerin çoğunluğunun üzerinde ittifak ettikleri husus ise Zerdüştlerin birden çok olmalarıdır. Birinci Zerdüşt Belhte ortaya çıkmış ve Purşespin oğludur. Huşeng onun izleyicisidir. Bazılarına göre, Huşeng odur. Ve ona Azerhuşeng de denilmiştir. Şahnamede anlatılan Hüsrev Perviz hikayesi bu görüşü destekler mahiyettedir.
Varto’da Kürt çocuklarına dayatma!
'Ya Türkçe konuş ya da sus!'
Varto Cumhuriyet
İlköğretim Okulunda görev yapan Türkçe öğretmeni Hatice K.'ın 'Proje ve
Performans Ödevi' kapsamında Kürt çocuklara yaptırdığı ödevlerde “Ya
Türkçe konuş ya da sus” dayatmasında bulunarak söz konusu yazıyı sınıf
panosuna astığı ortaya çıktı.
Kürt Cumhurbaşkanı Celal Talabani 'Ölmedim!'
Almanya'daki bir hastanede tedavisi süren Irak'ın Kürt Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin sağlık durumunun iyiye gittiği belirtildi.
Kampanyaya Navê bi Kurdî Destpêkir
Di sala 1932an de, roja 15ê Gulanê, bavê zimanê kurdî seydayê nemir
Celadet Elî Bedîrxan, kovara Hawar li paytexta Surî, Şamê derxist. Ev
kovar ji bo Kurdan bû dibistanek. Û ev roj, îro wekî Roja Zimanê Kurdî
tê pîrozkirin.
Kürtçe İsim Kampanyası Başladı
1932 yılının 15 Mayıs günü, Kürt dilinin babası Celadet Elî Bedîrxan, Suriye’nin başkenti Şam’da Hawar dergisini çıkardı. Bu dergi zamanla Kürtler için bir akademi haline geldi. Bugün, bu tarih Kürt Dili Günü adıyla kutlanıyor.
Kürt'mü-Kûrd'mü Ve Diğerleri
Bazı yanlışlar veya herhangi bir şey defalarca ya da hep öyle söylendikçe artık öyle kabul görür, "doğru" olarak görülür.
Bazı kelimeler veya isimler,başkalarınca kendi söylemlerine veya dillerine daha kolay olacak şekilde kullanılabilir.
Sosyal Medyada Gümbürtü Kopuyor Sokakta Kimse Yok
Nazan ÖZCAN , Radikal
Grup Yorum ve Kızılırmak'ın ardından yoluna tek başına devam eden İlkay Akkaya, 25. yılını 'Umut'la kutluyor. Albümde Roboski ve Hrant Dink'e adanmış şarkılar da var. Akkaya, "Sahneye çıktığım ilk gün masaya dayanarak şarkı söyleyebildim. Bacaklarım titriyordu" diyor.
Tonla laf etmeye gerek yok, İlkay Akkaya deyince, ilk akla gelen billur
gibi, içimize dokunan sesiyse, hemen arkasından gelen muhalifliği olur.
Ayıptır söylemesi, ikisi de bize uyar. Grup Yorum’la başlayıp
Kızılırmak’la devam ettiği yolculuğuna, 98’den sonra solo albümler de
eklemişti. Şimdi en yenisi “Umut” raflarda. ‘Umut”u özel kılan,
Akkaya’nın müzikteki 25. yılına denk gelmesi. Az gelmesin, çeyrek asır
bu!
Polis korumasındaki kadın sayısı 10 bini geçti
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre, yurt genelinde 11 bin 478 kadına polis koruması verildi.
Turkiye genelinde şiddete uğradığı gerekçesiyle polis korumasına alınan
kadınların sayısı 11 bin 478'e ulaştı. Polis korumasına alınan
kadınların yaşadığı yer sıralamasında Adana birinci, İzmir ikinci,
Kayseri üçüncü oldu.
Soru: MİT'in bildirdiği araçlar mı patladı?
Yanıt: Evet!
CNN Türk'ten Hande Fırat Reyhanlı'da yaşanan saldırılarda yaşanan istihbarat zaafiyetini anlatırken MİT'in patlamadan iki gün önce ayrıntılı istihbarat verdiğini yazdı.
“Kızılbaş, Alevi-Bektaşi Toplumu” Tanımlaması
Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu güne kadar ki uygulamaları ile zorunlu din dersleri ve “Alevi Açılımı” fiyaskosunu göz önüne aldığımızda Aleviler konusunda Devletin ve Hükümetin sicili hayli bozuk olduğunu biliyoruz.
Dr. Bahoz Erdal Türk basınında ilk kez Hasan Cemal'e konuştu
Gazeteci-Yazar Hasan Cemal PKK’nin, kısa adı HPG olan silahlı kuvvetlerinin önde gelen komutanlarından kod adı Doktor Bahoz Erdal olan Suriyeli Kürt Fehman Hüseyin ile görüştü.
14 Mayıs 2013 Salı - 16:45
İşte Hasan Cemal'in T24'te Bahoz Erdal ile yaptığı söyleşi:
Güney Kürdistanı, Metina bölgesinde bir PKK kampı
PKK’nın, kısa adı HPG olan silahlı kuvvetlerinin en önde gelen komutanlarından kod adı Bahoz Erdal olan Suriyeli Kürt Fehman Hüseyin ile biri gece, biri gündüz olmak üzere iki kez görüştük. PKK askeri gücünün Türkiye sorumlusu ya da Kürtlerin değişiyle Kuzey Kürdistan komutanı olan Bahoz Erdal ile ilk görüşmem, bir gece vakti dağların öbür yüzünde Çukurca olan Metina’daki bir köy evinde oldu.
Patlama günü Reyhanlı'da tüm MOBESE'ler arızalıydı
Reyhanlı'da cumartesi günü yaşanan bombalı katliamın şoku sürerken, ilçedeki 73 MOBESE kamerasının tamamının, patlamadan birkaç gün önce 'sistem arızası' verdiği ve kayıt yapmadığı ortaya çıktı.
Türkiye 'deki en büyük terör saldırısına sahne olan Hatay 'ın Reyhanlı ilçesinde, olayı aydınlatmayı kolaylaştıracak MOBESE kameralarının olay anında ve hemen öncesinde çalışmadığı öne sürüldü. İçişleri Bakanı bu iddianın doğru olmadığını söylerken Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, "Şehir girişindeki MOBESE'lerle ilgili özel bir şey mi var, onu ben de doğrusu tam bilemiyorum. Henüz o konuda tam bir ileri bilgi almadım" dedi.
‘Çocuk Gelinler’ için örnek ceza
Altındağ’da yaşayan 24 yaşındaki Serhat B., suç tarihinde 14 yaşında olan R.B. ile evlenmek istedi. Ancak gelin adayının yaşı küçük olduğu için resmi nikâh yapamayan Serhat B., imam nikâhıyla, Ağustos 2012 tarihinden itibaren R.B. ile karı-koca hayatı hayatı yaşamaya başladı. Bir ihbar üzerine savcılık soruşturma başlattı. Çocuk gelin R.B., Serhat B.’den şikâyetçi olmasa da, savcılık, dava açtı. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava, 18 Nisan’da karara bağlandı. Mahkeme, sanık Serhat B.’yi ‘15 yaşından küçük çocuğa karşı birden fazla cinsel istismar’ suçundan 10 yıl hapis cezasına mahkûm etti. Sanığın yargılama aşamasındaki iyi halini dikkate alan mahkeme, cezayı 8 yıl 4 aya indirdi. Yargıtay da kararı onarsa, sanık koca cezaevine girecek.
Malatya "Zirve" katliamında çarpıcı iddialar
Malatya'da Zirve Yayınevi ile ilgili davanın öğleden sonraki oturumunda ifade vermeyi sürdüren gizli tanık İlker Çınar, çarpıcı iddialarda bulundu.
Yüzü karartılarak görüntülü olarak dinlenen davanın gizli tanığı ve aynı
zamanda sanığı da olan İlker Çınar, "Tanıklığımı ülkem için yapıyorum"
dedi
Amed Kitap Fuarı yarın başlıyor
u yıl 130 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla dördüncü kez düzenlenecek Amed Kitap Fuarı 14 Mayıs'ta başlıyor.
Amed'de bir otelde düzenlenen kahvaltı basın toplantısına Kültür
Fuarları Genel Koordinatörü Deniz Kavukçuoğlu, Sanayi Ticaret Odası 2.
Başkanı Remzi Durmaz ve çok sayıda konuk katıldı. Verilen kahvaltıdan
sonra basına bilgilendirme yapan Kültür Fuarları Genel Koordinatörü
Deniz Kavukçuoğlu, kitap fuarına bu yıl katılımın daha fazla olacağını
söyledi.
Bitkiler mantar ağlarıyla haberleşiyor
Bitkiler, yeraltındaki mantar ağlarını kullanarak yaprak bitlerinin istilasını birbirine haber verebiliyor.
Bitkilerin hava yoluyla haberleşmesinin mümkün
olduğu daha önce ispatlanmış, tahribata uğramış bir bitkinin emdiği
kimyasalların komşu bitki tarafından tespit edildiği ortaya konmuştu.
Ateş Reyhanlı'ya düştü, Hatay'ın içi yandı
Mahmut Hamsici, BBC
Sabah erken saatlerinde Hatay-Reyhanlı yolunda bu kez sıra dışı bir trafik vardı: Cenazelere ve taziyelere gelenlerin araçlarının oluşturduğu bir trafik!
İlçede gün içinde camiler, mezarlıklar ve taziye evleri arasında binlerce insan sürekli gitti, geldi.
Toplu cenaze töreni düzenlenmeyen ilçede en fazla defin, merkezdeki Reyhanlı Asri Mezarlığı’nda gerçekleştirildi.
Mezarlıkta Reyhanlıların alışkın olmadığı üzere polis, güvenlik önlemleri almıştı.
Hatay Reyhanlı'da Katliam Yapan El Nusra Örgütünü Tanıyalım
El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi teröristleri, Suriye’de vahşet saçıyor. Kafaları kesiyorlar, sivilleri binaların tepesinden aşağı atıyorlar. Sadece Alevi oldukları gerekcesiyle tüm bir köyü katlettiler.
Suriye'yi kana bulayan teröristler genç bir adamın kafasını biriketlerle ezdi. + 18
Çoğunluğu
Türkiye üzerinden Suriye’ye giden Selefi teröristler, Alevi bir genci
önce demir çubuklarla dövüp, ardından kafasını biriketle ezerek
öldürdüler. Üstelik bu korkunç katliamı videoya kaydettiler.
“Tanzimat’la başlatılan Kürt soykırımı hala devam ediyor”
Murat KUSEYRİ - STOCKHOLM
12.05.2013
Kürt Kütüphanesi’nde düzenlenen bir
toplantıda, Finli Gazeteci-Sosyolog Kristiina Koivunen Tanzimat’tan bu
yana Kürtlere soykırım politikası uygulandığını ve bu politikanın
tarihsel süreç içinde değişik biçimler alarak gününüzde de sürdüğünü
söyledi.
Hozan Mizgîn ve Karapetê Xaço'nun ortak hikayesi
1970'li yılların sonu... Beşiri
ovasında bir düğün halayı almış başını gitmiş, bir araç konvoyu Bilêyder
köyüne hareket ederken, bir otobüsün arka koltuğunda oturan genç bir
kadının sesi duyulmakta. Cılız, sıska bir şeydir ama otobüs deyim
yerindeyse sesiyle inlemekte. Kadınlı, erkekli, çocuklu herkes onun
söylediği "Hernê Pêş" (İleriye doğru) marşına pür dikkat kulak
kabartmıştır.
{youtube}kOrt3VTFy_0{/youtube}
Süryanice yok olma riskiyle karşıya
UNESCO'nun yayımladığı “Tehlike Altındaki Diller Atlası” Dünyada 2 bin
400, Türkiye'de 18 dilin yok olma tehdidi altında olduğunu gösteriyor.
Atlas'da tehlike altındaki diller “kırılgan”, “açıkca tehlikede”, “ciddi
anlamda tehlikede”, “son derece tehlikede” ve “kaybolmuş” diller olarak
5 katagoriye ayrılıyor.
'Kürdistan'dan şarkılar paylaşacağız' dediler, sahneden indirildiler!
Çeşitli dillerde müzik yapan Simurg Müzik Grubu Abant İzzet Baysal Üniversitesi'nde rektörlük tarafından sahneden indirildi.
Irak ordusundan Peşmerge'ye katılım
Irak ordusuna ait Süleymaniye'deki 16. Tugayın, Tugay'daki Arap asker ve subayların çıkarılmasından sonra Kürdistan Bölgesel Yönetimine bağlı Peşmerge Bakanlığına katıldığı öne sürülüyor.
Diyarbakırlı öğrencinin sözleri canlı yayını bitirdi
Abbas Güçlü'nün sunduğu Genç Bakış programında Diyarbakırlı bir öğrencinin öldürülen Kürt çocuklardan bahsederek konuk Tamince'ye tepki göstermesi salonu karıştırdı. Güçlü, canlı yayını bitirmek zorunda kaldı.
Kızıl Kurdistan Neresi?
Günümüzde Azerbaycan ile Ermenistan arasında
birçok çatışma ve savaş girişimlerine neden olan Azerbaycan ile
Ermenistan arasındaki Laçin, Kelbecer (kevn bajer), Zengilan, Kubatlı,
Cebrail ve Zengezur bölgelerinin aslında Kürtlerin anavatanı
olduğunu ve 1923 yılında 1929 yılına kadar Rusyaya bağlı Kızıl
Kurdistan isminde resmi bir özerk yönetim olduğunu biliyor muydunuz ?
İşte Detaylar ve Saklanan Tarih :
'Her Türk Asker doğar' ve
Askerlikte Anasına binlerce kere küfür edilir!
''...Asker nöbette intihar etti
Kırklareli’nde 21 yaşındaki Piyade Er Ümit Ünlü, nöbeti sırasında G3 piyade tüfeğini çenesinin altına dayayıp ateşleyerek intihar etti. Bu alanda savaş falan yok!, batı da intihar doğuyu geçtiğine göre Batı da daha fazla küfür edildiği kesin!! Askerde intihar eden askerlerin sayısı her geçen gün artıyor. 2013 yılının ilk üç ayında intihar eden asker sayısı 13′e ulaştı. Her yıl ortalama 100 asker intihar ederken bu intihar oranlarına göre ortalama her 3-4 günde, bir asker intihar ediyor...''
Qawuman ‘da Şehitler Anısına Mevlüt
İlçemiz Qawuman Köyü’nde 11 Mayıs 2013 Cumartesi günü şehitler anısına mevlüt okunacaktır. Mevlüde katılmak isteyen hemşerilerimiz aynı gün saat 12:00'da Karakoçan BDP ilçe binasına gelmeleri ilan olunur.
Eminim
o zamanlarda yaşayanlar evet bizde yaşadık bunları diye hafızalarında
canlandıracaklar. Petek topraktan ya da hafif olsun diye, tezekle yapılan
ambarlar. Çamurdan arı kovanı yaparlarmış.
Kürt Müzisyenler Linç Edilmek istendi
Taksim İstiklal Caddesi'nde ve İstanbul'un değişik meydanlarında sokak müziği yapan "Koma Sê Bıra" olarak da bilinen Kürt gençleri, ırkçı saldırıya maruz kaldı.
Edinilen bilgilere göre olay, dün saat 18.30 civarında Bağcılar Yürüyüş Yolu'nda yaşandı. Kürt gençleri, müzik yaptıkları sırada 20-30 kişilik bir grup bıçaklarla saldırdı. Çevre esnafının da saldırıya destek vermesiyle olay büyüdü.
Bolu'da Gergin Geceler ve " Kürtlere Planlı Saldırılar"...
Bolu'da, 5 gün önce iki kişinin genç bir kızı taciz ettii iddiası ile başlayan olaylar, dün gece kentte gerginliğe yol açtı.
Son zamanlarda Kürtlere saldırılar bati illerinde artmaya basladı. Kürtler bayrak yaktı, sehitlere küfür ettiler diye toplu saldırılar simdi yerini omuz atma, kızlara laf atma, ters bakma bahanesiyle devam ediyor.
Kenan MAK Anısına
Tilkilerin Giremediği Aslanlar Yurdu
Dersim
Yoldaşım,
Benim özgürlüğe susamış vatanım
Seni bölmeye çalışanlar için
Asla eksilmeyecek Gazabım.
Kenan MAK
Türkiye Basın özgürlüğünde geriliyor!..
ABD'de 72 yıl önce kurulan İnsan Hakları ve Özgürlükleri İzleme Örgütü Freedom House, 2013 yılı basın özgürlükleri raporunu yayınladı. Dünya genelinde tablo kötü. Basın ve ifade özgürlüğünün gerilediği Türkiye de, 197 ülke arasında 120'nci sırada yer aldı.
Giriş / Login
19 Mayıs Pontus soykırımı günü
dinsdag, 19 mei 2009
19 Mayıs Pontus soykırımı günü
Evin Çiçek
Halkların bireysel ve kolektif mülkiyetlerine doğrudan saldırı ve 19 Mayıs Pontus soykırımı günü.
Resim 1 Tipik bir Rum aile. Yaslı veya yaşlı bayanlar aynen Koçgiri’deki kürd bayanlar gibi tümden siyah giyiniyorlar.
Girit tarih müzesi - Kandiye
Evin Çiçek
Kürdler; rejim tarafından şartlandırıldıklarının, bilgisizliğe mahkum edildiklerinin, dikkatlerinin kendi gerçeklerinden çok uzaklara yönlendirildiğinin, kendilerine, kendilerini düşünmemeyi öğretildiğinin farkında değiller. “Bilmiyorum” deme olgunluğuna, alçakgönüllülüğüne de bir türlü varamıyorlar.
Onlar, Dêrsim’deler ama Arnavutluk’da yaşıyormuş, Koçgiri’de Çin’de doğmuş, büyümüş, Erzincan’da, Lenin’le, Troçki’yle, Stalin’le birlikte örgütleme yapmış, Tokat’da, Çorum’da Che Guevara ile birlikte latin Amerika’da örgütleme yapmış havasında ayaklar yere değmeden konuşuyorlar, değerlendirmelerde bulunuyorlar.
Benim ulusumun mensubu ulusal tarihini bilmiyor. Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki halkların tarihlerini bilmiyor. Osmanlıdan T.C.ye geçiş sürecinden haberdar değil. Bilmediğini bilmiyor! Gelişmemişliğinin, cehaletinin, kullanıldığının, aldatıldığının, yanıltıldığının, yönlendirildiğinin farkında değil. Kendisinin, diğer halkların tarihlerinin bileni, uzmanı kesiliyor. T.C. sınırları içinde bilmesi, öğrenmesi mümkün degil. T.C. sınırları dışında da istem ve var olan imkanları kullanma becerisine sahip olması gerekiyorki öğrenebilsin.
3 yıl önce Dêrsim kürdleri tarafından Dêrsim jenosidinin yıl dönümü amacıyla düzenlenen bilgilendirme toplantısına ben de davet edilmiştim. Dinleyicilerin büyük bir oranı türk solu içinde yer almış, dilllerini konuşamaz hale getirilmiş, çocukları dedelerini, ninelerini anlayamayan Doğu ve Batı Dêrsimlilerden oluşmaktaydı.
Ben Koçgiriyi tarihsel gelişmeleriyle anlattım. Bolşeviklerin sundukları bütün desteklerle ittihatçı-kemalist diktatörlüğü besleyip, güçlendirdiklerini, 1919-23 sürecinde işlenilen soykırımlara ortak olduklarını belirttim. Bolşeviklerin desteği olmadan Pontos’da, Kürdistan’da 1914 sürecinde başlatılan jenosid halkalarının tamamlanmasının mümkün olmadığını açıkladım. Koçgiri’deki soykırımdan dolayı Bolşeviklerin konumu, ilişkileri, Kürd ulusuna yaklaşımları sorgulanmalı dedim. Bolşevikler suçludurlar. Kürd ulusuna karşı suç işlemişlerdir. Kürtler bu durumu bilmeli. Ki sadece Kürdlere karşı değil, Pontos halkına karşı da suç işlemişlerdir.
Anlatımlarım karşısında türk solu tarafından hafızaları silinen, kendilerine, kimliklerine yabancılaştırılan kürdler hiç de hoşnut olmayan yüz ifadesiyle dinlemeye başladılar. Bir talibe senin pirin insanlığa karşı suç işleyeni besledi, barındırdı, korudu, aşiret sistemi içinde büyüyen bir müride senin şeyhin yardımlarıyla, destegiyle bir aşiretin yok edilmesine neden oldu dendiğinde, her iki inanan, tapan nasıl ki gerçeği anlatanı doğrudan karşı cepheye alırlarsa, benim siyasi olduklarından emin olan siyasileşemeyen, bilmeyen insanlarımda aynı pratiği sergilediler.
Bir kızılderilinin ingiliz partilerinde yer alıp, milli giysilerini atması, dilini, kültürünü terk etmesi, bir ingiliz gibi olmak, davranmak için çırpınması, kabul görmesi için koşuşturması neyse, benim bölgemin solcu olduklarını iddia eden gerçek anlamda solu kavrayamamış solcularımda aynı durumdaydılar. Yani kızılderilinin enternasyonalist olabilmesi için beyaz adamın belirttiği çerçeve içine kendisini sığdırması mı gerekiyordu? Enternasyonalizmin ne anlama geldiğini sadece beyaz adam mı bilebilirdi?
Kızılderili kendi toplumunun gerçekliklerine göre sosyalizmi ele alıp değerlendirmediği takdirde, sosyalizm adına asimile edildiğinin farkına varamazdı. Beyaz adamın enternasyonalist olmadığını göremezdi. Kızılderiliyi özüne, değerlerine yabancılaştırmanın parti proğramı dahilinde olduğunu algılayamazdı.
Bir Koçgirili ise “Anlayamıyorum. Koçgirili bir bayan nasıl sağcı olabilir” belirlemesinde bulundu. 1919-23 sürecinde Bolşevik-ittihatçı suç ortaklığını açıklamak beni sağcı yapmıştı. Kürdlerde bir deyim vardır “Pêş da zariyên xa têr ke, paşê cîran ra dest veke-önce çocuklarını doyur, sonra komşuna el aç” Ne hikmetse türk solu içinde yer alan kürdler enternasyonalizmi kürd olmanın bütün sorumluluklarından kaçma, bütün kimlikleri red etme, uzaktan bakma, kendinden kaçış olarak algılıyorlar. Bu da enternasyonalizm degildir. Sol maskesi altında asimile edilme, asimile olmadır.
İzmir Yahudilerinden, dönme, Teşkilat-ı Mahsusa kadrosu Hasan Tahsin’in bir yakını ise “ Niye özellikle Bolşeviklerden bahsediyosun. Menşeviklere dokunmuyorsun?” sorusunu yöneltti. Enver Paşa ve ekibini ağırlayan, ittihatçılarla antlaşmalar yapan menşevikler degil, bolşeviklerdi. M.Kemal’i kutlayan Lenin bolşevik değil miydi? Kutlama mesajının kopyası, yazışmalar arşivlerde.
Kürd ulusunun ferdleri olarak sahip olduğumuz bilgi düzeyi, içinde bulunduğumuz durum bu. Bundan dolayı, bilgi eksikliğini azaltmak amacıyla arşivlerde bulunan tarihi belgelerle, bilgilerle okuru, öğrenmek isteyenleri aydınlatmak gerekiyor.
Kürdistan'da, ulus-devlet görüşleri geçmişde yaygınlaşmaya başlamıştır. Kafkas halklarının Kürdistan vilayetlerine yerleştirilmeleri tepki toplamıştır. Kürdler aynı Pontos’daki Helen-Rumlar gibi soykırıma ugratılmak amacıyla kış ortasında yiyeceksiz soykırım yolculuklarına çıkarılmışlardır. Binlercesi zor kullanılarak ya da Teşkilat-ı Mahsusa mensubu Hacı Bektaşlı Cemalletin Efendi, Şeyh Senusi gibileri tarafından din anahtarı kullanılarak manipüle edilmişlerdir ve osmanlının sömürge elde etmesi için cephelere sürülmüşlerdir. Bu kişiler cephelerde dondurulmuşlardır. Sivil halkın yiyeceğini gasp etme osmanlı geleneğidir. Oluşturulan kıtlık, nufusu azaltma atakları, aşiretleri bölme, asimile etme amacıyla sürme, kürtleri düşünmeye, sorgulamaya, çözüm bulmaya yöneltir.
Kürdistan - Pontos işbirliği
Kürdler, emperyalist-kapitalist devletler yerine komşu halklarla kalıcı çözümler sağlanabileceğine inanırlar. Bundan dolayı da bu degerlendirmede ele aldığım Pontos, Yunanistan yetkilileriyle görüşürler. Hazırladıkları bildirilerde Kürd ulusunun evlatlarına Osmanlı Ordusu’na asker olmama, komşu halklarla savaşmama çağrılarında bulunurlar.
Pontos’da ki Rumlarda siyasal örgütlenmenin iki boyutu vardır. Bunlardan birisi; Ekim 1917’yle gündeme gelen, “ Ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı.” Pontosluların bağımsız bir devlet istemleri. Constantinides’in, Paris Konferansı’nda, Pontoslular adına Pont-Euxin Bağımsız Devleti’inin kurulmasını istemesi bu temele dayanır.
1-Grec (Yunan) yazar Michail Roda’nın “ Asya Seferi(Felaketi)” adlı eserinde şöyle bir belirlemede bulunduğu belirtilmekte.“ l92l yılında Koçgiri ulusal kurtuluş hareketi liderleri Amasya Metropoliti Germanos ile görüşüyorlar. Silah alabilmeleri için Germanos’ tan İngiliz lirası istiyorlar. Germanos isteği, Yunan (Gunaris) hükümetine bildiriyor. Metropolit Germanos ayrıca hükümete “ Kürt esirleri Türk esirlerden ayırın, onlara iyi davranın.” İstem ve uyarısında bulunuyor. Yunan Hükümeti isteme cevap vermiyor.” Bu söylemi doğrulatmak için adı geçen yazarın eserlerini inceleme imkanına sahip olamadım.
2-Kürdler “Geçici Kürt Hükümeti” bildirisinde “Yunanlılarla dost olma, kalma” çağrısı yaparlar.
« Soylu Kürt Milletine;
.…(…)…asırlardan beri esaret altında inleyen Kürt Milletinin kurtuluşunun başlangıcı ve bağımsız Kürt devletinin esası olan Geçici Kürt Hükümeti’nin teşekküllünü bütün vatandaşlara duyurmaktan onur duyarız.
Vatandaşlar !
Bütün Kürdistan dahilinde ulusal hareketin gelişmesiyle hükümetimizin kesin kuruluşu hakkında yapılacak muazzam teşebbüsün gerçekleşme zamanı pek yakındır.
Ancak, bu teşebbüs, bütün vatandaşların ayrı, ayrı yardımı olmadıkça gerçekleşemez. Her Kürt vatanı için bu emre büyük ve küçük birer görev ile yükümlüdür. Bunu ihmal edenleri tarih lanetliyecektir. Allah korusun, bu fırsatı kaçıracak olursak, yarın ki neslin huzurunda suçlu durumunda kalacağız. Çünkü bu büyük fırsat bir daha ele geçmez.
Vatandaşlar !
Sizin şimdilik yapacağınız hizmet sabit fakat mühim ve muazzamdır. Siz, Mustafa Kemal’e karşı harb eden, Yunan Ordusu’na karşı bir vaziyet almaktan ve Mustafa Kemal lehine harbe katılmaktan tamamen çekinmelisiniz. Çünkü Mustafa Kemal ile harb eden Yunanlıların Kürtlere karşı hiç bir düşmanlıkları yoktur ve olmaz…..(…)…..
Geçici Kürd Hükümeti
Koçgiri 1921”
(Evin Çiçek, Koçgiri Ulusal Kurtuluş Hareketi, APEC, İsveç, 1999)
Resim 3 Rum bir genç bayan.
(Subotan, Armenia Travels and Studie by H.F.B.Lynch, Vol.I, The Russian Provinces, Longmans, Green, And CO., London, 1901, s.331)
Bu yaklaşım Kürd ileri gelenleri ile Hellenler arasında siyasi görüş birliği olduğunun ıspatıdır. Pontos’da askeri, siyasi örgütlenme ve falliyetlerin gelişmelerine destek olan Başpiskopos Germanos’un Sévastia-Sêwaz-Sivas’a gidişi, oraya sürülen 25.000 Pontoslunun sorunlarıyla ilgilenmesi, bir mevsimi orada geçirmesi, Hellen-Rum ve Kürd ileri gelenleri arasında siyasi ve askeri ilişkiler gerçekleştirildiği düşüncesini netleştiriyor. Kürdler Rum halkını “Hurım” olarak isimlendiriyorlar.
3- Fransız yetkililerinin hazırladıkları resmi bir dökümanda “Bir Kürd heyeti ki içinde Mevlanzade Rıfaat Bey bulunmakta, Atina’ya, kemalistlere karşı Yunan-Kürd birliğini sağlamak için Gunaris’le görüşmeye gidiyorlar.”deniyor. (A.E.M.A.F, c.p.l., Günlük Politik Haber Bülteni, 8.11.1921, No;8)
4- Kafkaslarda, Kazım Karabekir’in komutası altında olan kürdler, Helenlere-Rumlara karşı savaşmaları amacıyla Ege bölgesine gönderilirler.
5- Xarput bölgesinden gönderilen atlılar için resmi tören düzenlenir. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü tören de hazır bulunurlar.
6- Hem Enver Paşa, hem de M.Kemal, Şeyh Senusi ile birlikte çalışırlar. Bu şeyh Kuzey Afrikalı ve Teşkilat-ı Mahsusa üyesidir. Memleket memleket dolaşır. Kürdler kendisini Mardin’de yakalayıp, tutuklarlar. O, M.Kemal’i haberdar eder. Girişimler sonucu serbest bırakılır.
Şeyh elinde Kur’an aşiret aşiret dolaşır. M.Kemal, kendisini Kürdistan’a göndermiştir. Görevi; Kürdleri islamiyet bağlamında etkileyip, Greklere karşı savaşmalarını sağlamaktır. Başarılı da olur.
İslamiyeti benimsemeyen Batı Dêrsim-Koçgiri, Doğu Dêrsim Kürd ileri gelenleri Helen-Rumlara karşı savaşmama çağrısı yaparlarken, Kur’an’ı bir silah olarak kullanan ittihatçılar “Osmanlı halifesini, kutsal makamı kurtarma” cümleleriyle kürdleri kandırıp kendileri için savaştırma becerisi gösterirler.
Rumlar Hristiyan, Osmanlı ise müslümandır. İmparatorluğun resmi dini İslam’dır. İslamiyeti benimseyen ve osmanlı politikalarını çözen, ittihatçıların pratiklerini yorumlayabilen kürdlerde islamiyeti benimsemeyen kürlerle birlikte davranma zorunluluğu algılarlar.
Sorun ne bölgesel, ne de inançsaldır, ulusaldır. Bir başka resmi belge de “Urfa, Antep Kürdleri ve aynı bölgenin Araplarından oluşan bir divizyon atlı Smyrne sınırına ulaştılar. ”deniyor. ( A.E.M.A.F., No: 2240, secret, Constantinople, 5.7.1920, 2.Bureau )
Halkların bireysel ve kolektif mülkiyetlerine doğrudan saldırı
Halkların bireysel ve kolektif mülkiyetlerine doğrudan saldırı, hem insanın, hem de mülkün azalması sonucunu ortaya çıkardığı gibi yüzbinleri de vatansız bırakabiliyor. Helen-Rumları vatansız bırakma atakları Balkan Savaşları öncesi, savaş dönemi ve sonrasında ki uygulamalar sırasında da gerçekleştirilir. Konuyu Balkanlardan başlatmak, süreci algılama açısından önemli.
Balkanlarda osmanlıya karşı bağımsızlık savaşları verilir. Yerli halklar Osmanlı Ordusu’nun düzenli güçlerine karşı gerilla tarzı savaşırlar. Osmanlı Ordusu yöneticileri de düzenli ordu mensuplarıyla başarı elde edemeyeceklerini, özgürlük istemlerini bastıramayacaklarını anlayarak, aynı şekilde örgütlenmeye giderler. III. Rumeli Ordu’suna bağlı olarak « Avcı Taburları » denilen Kontr-gerilla birliklerini oluştururlar.
Resim 4 smanlı sömürgeciliğine karşı mücadele veren Platania devrimcileri (1896).
Musée Historique de Crete-Hereklion
« Avcı Taburları » imparatorluğun özel harp birlikleridirler. Yani bugünkü JITEM mensupları. Bunlar düzenli ordu komutanlarının emri altında, seyyar birlikler olarak hareket ederler. Yerli gerilalların tercih ettikleri tarzda hem yerleşim birimlerinde, hem kırsalda örgütlenirler. Kendi varlıklarını eylemleriyle ıspat ederler! Savaşma yöntemleri korkunç acımasızdır. Savaşın hiç bir kuralı uygulanmaz. Tek hedef balkanlarda milli hareketleri yenilgiye uğratmaktır. Başarı için bütün uygulamalar mübah görülür. « Avcı Taburları »nın komutanlarından biri de Enver Paşa’nın amcası olan Halil Paşa (Kut) dır. Bu kişi Osmanlı Ordusu subayıdır.
Resim 5 Rum devrimciler. Rumların sloganı: “Ya özgür bir yaşam, ya da ölümdür. ”
Musée Historique de Crete-Hereklion
Resim 6 St.Francis kilisesi. Osmanlı işgali döneminde kendisine “Hünkar cami” adı veriliyor.
Musée Historique de Crete-Hereklion
Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ halklarının özgürlük savaşlarının karşı cephesinde yer alan kendisi de balkanlı ve dönme olan bu sömürgeci ordu subayı, çeteci komutan uyguladığı zulmü, yaptığı tahribatı, yerlileri itirafçı-suçlu yapma yöntemlerini, Balkan halklarını birbirlerine karşı kullanma, savaştırma taktiklerini daha sonra anlatır. O, kontr-gerilla falliyetleri konusunda uzmanlaşmıştır.
Kendisi, İstanbul hapishanelerinden dört bin kadar gönüllü seçtiğini, bunları Yıldız’daki Zuhaf alayları koğuşlarına yerleştirdiğini ve 45 günlük bir program tatbik ettikten sonra, silah kullanmayı, bombalamayı ve avcılık yapmayı öğretiğini açıklar. Kendisinin uyguladığı özel proğramla eğitime tabi tuttuğu kişiler, kendisinin ölçülerine göre işe yarar hale gelirler.
Bu kişilerin elbiselerini ordu modeli gibi değil, eski avcı kıyafeti gibi hazırlatır. Osmanlı üniforması ile yapamıyacağını Yunan kıyafeti ile yapmayı tasarlar. Askerleri arasında seçtiği kişilere Yunan kıyafetini giydirtir. Andart kıyafeti ile uygun gördüğü gecelerde önemli bulduğu komite reislerini yakalayıp, öldürtür. Yanlarına da “Bunu ben öldürdüm” diye bıraktırtığı pusulayı Kaptan Aetos mühürü ile mühürler. Yunanlıları öldürtürken Bulgar Köylüleri dehşete düşürmeyi de hedeflediği için bazı köyleri ataşe verip yıkar.
Anatole France’a göre; San-Stefano antlaşmasından sonra yapılan sayımda, Andrinople kentinde( bugünkü Edirne) ırk olarak yunanlıların sayıları 267.675’iken, inanç bazında Müslümanların 243.513’dü. Smyrne’de ise Müslümanların sayıları; 219.000’iken, yunanlıların sayıları; 449.000’di.
Anatole France, “ Yunanlıların, Trakya’da egemen olduklarını söylemek kuşkulu bir nokta değildir. Fakat Bulgarlar tarafından hazırlanmış olan haritalar Kroum’dan, Ege’ye kadar herşeyi yakıp, yıktıklarını gösteriyor. San-Stefano antlaşmasıyla biçimlendirilen Bulgaristan, ne orta Trakya’yı, ne de Andrinopl’u içine alıyor. Yunanlılar, Trakya’da, Bulgarlardan fazladırlar.”demektedir.( La Gréce et la Paix, extrait de “L’Humanite” du 3 Février 1919, imp.Chaix, Paris, 1919, p.4 / BNF- 4-J-719(30))
Resim 7 Ağır vergiler, kiliselerin camiye çevrilmeleri, islamlaştırma proğramları, asimilasyon Rumlarda direniş, karşı koyuş düşüncesini netleştirir.
Musée Historique de Crete-Hereklion
Fransa İnsan Hakları kurucusu E.Zola ile birlikte Dreyfus davasında yer alan ve E.Zola öldügünde onun mezarı başında konuşan, J.Jaures’in katilinin beraat etmesine tek başına karşı çıkan fransız edebiyatı ödülü sahibi Anatole France 3.2.1919’da L’Humanité gazetesinde yazdığı “Yunanistan ve Barış” adlı makalesinde aynen şu cümleleri sıralar; “ 1906’da, Atina’da bulunuyordum. M.M. Andréades ve Coromilas adlarındaki iki ünlü kişi ile birlikte Trakya’dan kaçan yunanlıları ziyaret ettim. Bunların şehirleri yakılmış olduğundan, anavatanlarında sürgün hakkı arıyorlardı. Onlara bazı haklar verilmiş olup, kendi türkülerini söylüyorlardı. Kendi kendilerini yeniden bulmuşlardı.
1913’de, Doğu Makedonya’da, Bulgarların yapmış oldukları insanlık dışı muameleler, 1906’da gördüklerimi çok çok aşıyordu. Seres şehri yakılmış, Demirhisar’daki bütün soylu yunanlılar katledilmişti. Petrovon’da bir camiye sığınan kadınlar yakılmışlardı.
Bu 1916 ve 1918 savaşının barbarlıklarının bir denemesiydi. İngilizler ve yunanlılar Batı Makedonya’ya geldiklerinde, buradaki yerleşim birimlerinde yaşayan yunanlıların sadece % 6’sını sağ bulabildiler. Diğerleri açlıktan ölmüşlerdi. Bu açlık bilinçli bir şekilde organize edilmiş olup, bunda 100.000 insan hayatlarını kaybetmişlerdi.
Jöntürkler ve Bulgarlar, açlık ve zor araçlarıyla yunanlılara göçü dayatmışlardı. Jöntürklerin ve bulgarların katliam alanları oldukça genişti. Bu alan; bütün Trakya, Ege bölgesini içeriyordu.” (La Gréce et la Paix, extrait de “L’Humanite” du 3 Février 1919, imp.Chaix, Paris, 1919)
Edebiyat doktoru Dr.Charles Vellay tanıklarla, gelişmeleri, katliamı açıklıyor. Örnek vermek gerekirse; Pravi yakınlarında Kargiani köyünde 120 ve Lakovikia köyünde 450 ev tamamen yok edilirler.( İçişleri Bakanı’nın Başbakanlık Konseyi’ne verdiği 5-18 Ekim 1918 tarihli rapora göre)
Dr. Charles Vellay’ın kitabı baştan sona katliam açıklamalarıyla dolu. Sadece bir bölgeye ilişkin verdiği sayıları aktarmak gerekiyor. Pravi cıvarında 11 köyde yaşanılan gerçekler. “Bulgarlar ve Türkler tarafından yapılan uygulamalar; öldürülenler; 141, rehin olarak alınıp, götürülen ve bir daha geri dönemeyenlerin sayıları; 1.133, açlıktan ölenlerin sayıları; 1.206, tecavüze uğrayan kadın ve genç kızlar; 120. Bu bayanlardan 19’u işkence yapılarak öldürülürler. Tecavüze uğrayıpta, durumunu açıklayamayan bayanların sayısı da epey yüksek.”( Dans l’enfer Bulgare, Paris, 1919, p.19,20)
Resim 8 Direniş liderlerinden Sfakian (1897)
Musée Historique de Crete-Hereklion
Trakya, Ön Asya bölgelerinde ulusal temizlik, sosyal mühendislik
1908’de anayasal monarşi ilan edildikten sonra, jöntürkler adı verilen siyasi oluşumun mensupları, İttihad-ı Terakki Cemiyeti elemanları gayr-i müslimlere yönelik sosyal mühendislik uygulamalarının alanlarını genişletirler. Balkan Savaşları sürecinde yapılanlar bir yana 1.Dünya Savaşı öncesi alınan gizli kararlar kısa bir süre de gerçekleştirilmek istenirler.
Ege adaları yerli halk olan Rumlara aittirler. Ön Asya ile bütünlük sağlamaktadırlar. İttihatçılar, Trakya ve Ege bölgelerini Müslüman olmayan halklardan, Ermenilerden, Rumlardan temizlemek, Konstantinopl’u güvence altına almak isterler. Yerli halk olan Rumlar ve onbirinci yüzyılda Bizanslılar tarafından göçertildikleri, yerleştirildikleri iddia edilen Ermeniler Konstantinopl’da hazırlanan özel planlarla, Andrinople (Edirne) ve Smyrne'den(İzmir) itibaren yerleşim yerlerinden ya uzaklaştırılacaklardır, ya da onlar için toplu mezarlar oluşturulacaktır.
Teşkilatçılar, Hristiyan inancını benimseyen yerli insanların gönüllü olarak yerleşim birimlerinden ayrılmayacaklarını bilirler. Bölgeyi arındırmak için yıldırma, kaçırtma politikasını devreye koymaya başlarlar. Onlar, kendilerini çağrıştıran, kendilerine özgü yok edici çalışma tarzıyla girişimde bulunurlar.
Halil Paşa’nın değindiği Balkanlardaki « Avcı Taburları » kendileri açısından olumlu sonuçlar oluşturmuşlardır. Bu deneyimin verdigi cesaretle sivillere yönelik çete saldırıları başlatırlar. Çete saldırılarından sağ kalabilen Hristiyan inancını benimseyenler sağ kalabilmek için topraklarını terk ederler. O günkü derin devletin, derin güçleri kaçırtılan yerlilere ait olan yerleşim birimlerini işgal ederler.
« Avcı Taburları »nın yeni ismi Teşkilat-ı Mahsusadır. 1914 bahar, yaz aylarında Osmanlı sınırları için de olan Trakya ve Ege bölgelerinde Rumlar, öldürmeler de dahil, zorla Yunanistan'a sürülürler. Rum halkının kendilerine ait olupta Osmanlı sınırları içinde kalan topraklarından, yurtlarından göçmeleri sağlanır.
1.Dünya savaşının başlamasıyla birlikte saldırılar artar. Teşkilatçıların istedikleri ortam doğmuştur. Kendi yöntemlerini rahatlıkla uygulayacaklardır. Savaş ortamında dünyayı paylaşma çatışmaları devam ederken kimse Hellen-Yunan-Rum ulusunun mensuplarının yardım çıglıklarını duymaz. Alev çemberini görmez.
İttihatçılar, 1.Dünya Savaşı başladığında farklı bir taktik uygulamaya başlarlar. Yunan Krallığı'nın müttefik devletlerle birlikte hareket etmesini önlemek amacıyla Trakya ve Ön Asya kıyı şeridindeki Rumların önemli bir kısmını rehine olarak elde tutmak, şantaj yapmak için iç bölgelere sürerler. Rumların sürülme nedenleri olarak, onların müteffiklerin doğal ajanları gösterilmeleri safsatası ortaya konulur.
İttihatçıların en önemli özelliklerinden biri, bir eyleme geçmeden önce gerekçesini hazırlamaktır. Onlar, amaçlarına, hedeflerine zemin, gerekçe oluşturmak, haklı olduklarını ıspatlamak için bir dizi provokasyonda karar kılıp, uygulamalara başlarlar.
İktidara ulaşma, iktidarda kalma stratejisini siyasi cinayet, provakasyon, kışkırtma, gösteri, propaganda üzerine kuran bu askeri-sivil oluşum, soy-ulus kurutma hamlelerini hızlandırmak, güçlendirmek için hazırlanırken, gerekçe olarakta olmayan işbirliği propagandasını tellalları aracılığıyla dillendirir, ardı sıra saldırıya geçer.
Hristiyan inancından olanlar 1. Dünya Savaşı sürecinde yerlerinden sürülürlerken, bir yandan da soykırımlar yapılır. 1920’de, Paris’de, Fransız Yüzbaşı Henri Seignobosc tarafından yayınlanan “Turcs et Turquie” adlı çalışmada şu tespitlere yer verilir; “ Doğrusunu söylemek gerekirse Jöntürk hareketi, askeri bir darbedir. Tarihte belki de tek örnektir. Zira askerlere rağmen şefler tarafından yapılmış bir darbedir.
....(...)...Onlar, yunanlıları, özellikle ermenileri toptan, kitle olarak katletmeyi düşündüler. Çünkü sınırdışı etmek, kısa zamanda gerçekleştirilemiyordu, olmuyordu.
Kendi büyük projelerini gerçekleştirmek için tek çözüm toptan imha etmekti. Bu işin sloganı şuydu; “Türkiye Türklerindir, Almanyanın yardımıyla.
...(..)...Fransa, Nisan 1914’de, Osmanlı İmparatorluğu’na tam savaşın başlama şafağında 500.000.000 frank ödedi.
Almanya, Fransa’ya karşı savaşacağını biliyordu. Avusturya ise Almanya ile ittifak edeceğini. Osmanlı’da, savaşta Almanya’nın bir güç olacağını biliyorlardı.” (Henri-Reymond-Jean Seignobosc (Capitaine), Turcs et Turquie, Paris, Payot, 1920, s.10, 34, 62, 147)
Bir başka tanık da gelişmeleri anlatır. 1913-16 arası Konstantinopl’da A.B.Devletleri Büyükelçisi olan M.Henry Morgenthau’nun “Secrets of the Bosphorus” adlı yapıtında bahsedilen gerçeklikler ; “Emindim ki Almanya, Türk politikasında kesin bir rol oynayacaktı. Nitekim Haziran 1913’de, Yunanistan ve Osmanlı diplomatik ilişkileri kopma noktasına gelmişti. 30 Mayıs 1913’de Londra antlaşması stratejik bir önemi olan Kios ve Midilli adalarını Yunanistan’a vermişti. Eğer harita üzerinde bakarsak insan öyle sanıyorki bu iki ada Ege denizindeki Smyrne körfezine bağlıymış gibi görünürler.
....(....)....Smyrne kentinde çoğunluk Yunanlılardan oluşuyor. Homeros döneminden bu yana bu bölge sanayii, kültür ve bir ticaret merkezidir. Bundan dolayı Türkler Smyrne’e “Gavur Smyrne”derler. Yunanlılar her ne kadar Osmanlı yönetimi altındalarsa da, sürekli olarak kendilerini anayurtlarına, Yunanistan’a bağlı olarak görürler.
....(..)...Almanların, Yunanlıları kendi anavatanlarından ayırıp Osmanlı denetimine tabi kılma politikalarına karşı, Ege bölgesindeki Yunanlıların kendilerini Yunanistan’a tabii kılmaları son derece doğaldır. Amiral Usedom’a göre, almanların amacı sadece askeriydi. Ben, Talaat ve diğer İttihad-ı Terakkicilerin, almanların ellerinde birer araç olacaklarını biliyordum. Bu araç olmayı da devam ettireceklerdi.
...(...)...Ben şahsen Talaat’ı tanıyorum. Onunla her gün tartışıyordum. O, benimle uluslararası politikayı tartışıyordu. Ondan görüşlerimi saklamıyordum. Özellikle Yunanlılara yapılan baskıları redediyordum. Talaat, bana ulusal politikasını anlatıyordu. Bu halklara karşı niye düşmanlık beslediğini söylüyordu.
Ona göre; bunlardan dolayı Osmanlı İmparatorluğu Yunanistan’ı, Sırbistan’ı, Bulgaristan’ı, Romanya’yı, Bosna-Hersek’i, Mısır’ı ve Tripoli’yi kaybetmişti.
Talat diyorduki; “Türkiye Türklerindir” Onun düşüncesi; bütün adalardaki, Smyrne’deki insanları türkleştirmekti. Bu dönem de Smyrne’i, bölgeyi terk eden Grek-Yunanlıların sayıları, 40.000 kişidir. Osmanlıdaki yunanlılar, ermenilere nazaran avantajlıydılar. Çünkü onların bir Yunanistan hükümetleri vardı. Türkler, yunanlıları göçe zorlarlarken, bu zorlamanın Yunanistan’la savaş nedeni olacağını biliyorlardı.
...(...)...Almanya elçisi Wangenheim, yunanlıların kovulmalarına karşı en ufak bir tepki göstermiyordu. Çünkü bu durum hazırlık proğramlarının bir parçasıydı.” ( M.Henry Morgenthau “Secrets of the Bosphorus, İmprimerie Berger-Levrault-Paris, s.34-37 )
1.Dünya Savaşı başlamadan önce İttihad-ı Terakki Cemiyeti- Partisi yöneticileri, Teşkilat-ı Mahsusa kadroları Mayıs, Haziran ve Ağustos 1914 aylarında Osmanlı Savaş Bakanlığı’nda (Harbiye Nezareti) toplantılar yaparlar. Toplantıların konuları stratejik noktalarda kümelenmiş olan yerli halkları, Türk-Müslüman olmayanları tasfiye etmektir. Tasfiye, Türkleştirme-Müslümanlaştırma görevi de Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarınca gerçekleştirilecektir.
Bu toplantılarda Osmanlı sömürgelerindeki halkları Türkleştirmek-Müslümanlaştırmak için ayrıntılı planlar hazırlanır. İttihad-ı Terakki Partisi yönetici kesimi Almanların yol, yöntem göstermeleriyle yerli halkları yok etme seferlerini başlatırlar.
Rum - Hellenes halkı, siyasi ve ekonomik olarak alınacak tedbirlerle tasfiye edilecektir. Ekonomik yönden güçlü olan Rumları çökertmek, yoksullaştırmak ilk hedeftir. İttihad-ı Terakki Partisi yöneticileri Ege bölgesini pilot bölge seçerler. Smyrne'de uygulamayı başlatma kararı verirler.
Resim 9 Bu aletle Rum köylü kaynatılmış buğdayı ögütür. İttihatçılarsa insana eziyet etmede kullanırlar.
Le Musée Lychostatis Hersonissos-Crete
İttihad-ı Terakki Partisi hükümeti, terör, baskın, soygun, öldürme, kaçırma gibi gayr-i nizami harbe özgü, gayr-i nizami faaliyetleri yapan çeteleri Balkanlardan sonra Ege bölgesinde Teşkilat-ı Mahsusa özel oluşumunda görevlendireceklerdir. Onlar görevlendirmeleri yaparlarken, partinin, Konstantinopl’daki hükümetin gelişmelerle, alınan kararlarla bir ilgisi yokmuş görünümünü yaratmayı da ihmal etmezler.
Çünkü İttiha-ı Terakki Partisi iki örgütten oluşuyor; biri kamu nezdinde ifadesini bulur, resmiyeten hareket eder. Diğeri; gizlidir. Sözlü karar bazında faaliyet yürütür. Gizli bir komite özelliğine sahiptir.
Mülki görevliler ve diğer devlet memurları Özel Teşkilatta resmen görevli olduklarını gizliyerek, yönlendirici olarak görünmeyerek, oluşturulan Özel Teşkilatın rahat çalışması için gerekli ortamları, olanakları sağlarlar. Balkanlardaki çete yöntemleri Smyrne vilayetin’de tatbik edilmeye başlanacaktır. Ege Bögesinde ki “Türk-Müslüman olmayan unsurların temizlenmesi » planının ekonomik boyutunu yönetmek üzere özel olarak görevlendirilmeler yapılır.
1.Dünya Savaş’ı sürecinde osmanlı sınırları içinde bulunan sermaye sahiplerinin ırk ve dinlerinin değiştirilmesi konusunda görev alan aktörler parti üyesidirler. 1914’de, Ege bölgesin de, Küçük Asya-Ön Asya’da, Müslüman olmayan halkların mallarından İttihad-ı Terakki Partisi’ne gelir kaynakları sağlanır. Ege’de, yerli halklara karşı Kafkas ve Balkan göçmenleri, bölgeye yerleştirilmiş olan Çerkesler ve Arnavutlar kullanılırlar.
Resim 10 İznik seramikleri ünlüdür. Çünkü yüzyıllardır İznik rumları toprağa şekil verip, onu insanın hizmetine sunarlar.
Musée Historique de Crete-Hereklion
Teşkilatçıların, Müslüman-Türk burjuvazi yaratma amaçları için Osmanlı sınırları için de yaptıkları örgütlenmeler, çalışmalar, sergiledikleri pratikler o dönem de Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde görev yapan batılı devletlerin görevlileri tarafından rapor edilir. İttihad-ı Terakki Partisi’nin figüranlarının, yarattıkları gelişmeler, neden oldukları göçler, soykırımlar haftalık, aylık bilgilendirme raporlarında yazılırlar. Bu bilgiler ayrıntılı olarak arşivlerde yer almakta.
Sermaye transferinde görevlendirilen kişilerin ortak özellikleri; acı vermek, işkence etmek, tecavüz etmek, öldürmek, zorla el koymak, çalmak, yerleşim birimlerini yakmak, her türlü suçu çekinmeden işlemek, bu faaliyetlerden zevk almak, varlıklarını kanıtlamak.... Kriminalize olmuş kişilikler, yargılanmaları gerekenler kahraman olarak değerlendirilirler. Kahraman muamelesi görürler.
Haklı-haksız, suçlu-suçsuz, yerli-işgalci, işgalci-sahip, katil-temiz, temiz-katil, gaspçı-mülk sahibi, mülk sahibi-hırsız zorba yerine konur. İttihatçılar, sağlıksız ruh hallerinin sahipleri olanları, sorunluları, hisleri tatmin olmayanları, dinsel anlamda fanatik olanları bulup, onların daha önce işlemiş oldukları suçları af edip, sırtlarını sıvazlayarak, ellerine daha çok öldürücü alet vererek, kesinlikle yarğılanmayacaklarını, ödüllendirileceklerini, istedikleri kadar zenginlik sahibi olacaklarını garanti ederek, kendilerini savunmasız, korumasız sivil kitlelerin içine bırakırlar.
« Türk-Müslüman olmayan unsurların temizlenmesi, stratejik noktalara kümelenmiş Türk-Müslüman olmayan yığınakların tasfiyesi. » demenin anlamı; erkekleri işçi taburlarına alınmış ailelerin sivil, savunmasız insanlarını kırmak, köyleri yakmak, binleri katletmek, var olan bütün mülkiyetlere el koymak, bayanları cariyeleştirmek, köle olarak kullanmak, çocukları zorla alıkoyup türkleştirmek, islamlaştırmaktır.
Resim 11 Rum köylü bayanlar ve hasad.
Musée Historique de Crete-Hereklion
Eylül 1914’de Macri mahkemesi başkanı Yusuf Ziya Efendi ile Talaat Paşa bir camide toplantı yaparlar. 70 kişilik cemaate seslenirler. Eylül 1914’de Macri mahkemesi başkanı Yusuf Ziya Efendi ile Talaat Paşa’nın, bir camide toplantı sırasında 70 kişilik cemaate yaptıkları hitap, L.Eliou; Robert-College’de pröfösör, Dr.R. Moussios; Smyrne’de doktor, C.Constantınou; Robert-College’de pröfösör, Av.A.Stamatiades; Smyrne’de avukat tarafından 15-22 Şubat 1919’de hazırlanan bir rapor da tespitli, ayrıntılı olarak yazılırlar.
“Vatan toprağını gavurlardan alma günü geldi. Küçük köylerden başlanacak.
Şu emirleri veriyoruz.;
1-Macri ve Livissi gavurlarına karşı parasal hiçbir borcunuz yoktur. Hiçbir şey vermeyiniz.
2-Bütün gavurları öldürmeden, köylerinden kovun. Bunun için sizlere hiç bir dava açılmayacaktır.
3-Tarlaları, evleri, eşyaları, mobilyaları sizindir. Aranızda kardeşçe paylaşın.
4-Onlarla asla, kesinlikle alış-veriş yapmayın.”
( Persécution et Extermination des Communautés de Macri et de Livissi, 1914-1918, İmprimerie Chaix, 20 Rue Bergere, Paris / MFICHE 4-J-719(36)BNF)
Macri ve Livissi kentlerinde yaşayan yerli halk olan Hellen - Rum diğer adlarıyla yunanlıların soykırımlarıyla ilgili düzenlenen bu raporda, tek tek kimlerin, kimler tarafından nasıl öldürüldükleri ortaya konuyor. Hırsızlık, talan, gasp için emir veren sorumlular; Macri valisi; Ahmed Rasim Bey, mahkeme başkanı;Yusuf Ziya Efendi, komiser muavini; Arif efendi, jandarma komutanı Şükrü Efendi, savcı muavini; Arnavut Haydar Bey, Livissi nahiye müdürü; Hasan Bey, jandarma komutanı; Arap Hasan Gazi, İttihat reisi; Osman Bey, Ziraat memuru; Hayri Bey’dirler.
Binlerce Hellenes - Yunanlı Macri’yi terk ederler. Aralık 1914’de, bir jandarma taburu Livissi’ye gider - Livissi’nin adı şimdi Kayaköy - Komutanın verdiği emir üzerine Ephores zenginlerinden Jean Caravassili, Antoine Maliaromiton ve G.E.Theodorou’yu tutuklarlar. Suçlama; Yunanistan ulusal filosuna, Atina’ya 1.000 lira göndermektir. Bu insanlara 35 gün işkence edildikten sonra, kendilerinden 150 Napolyon altınını da zorla alırlar. Bu kişiler beraat ettikten sonra da, sürgüne ve aynı miktar para cezasına çarptırılırlar.
Bu gün Fethiye denilen (Tclmissus / Macri) Macri şehrinden iki taburdan olmak üzere 3.000 kişi, Erzirom, Van, Diyarbakır’a işçi taburlarına, Smyrne’den de 250 kişi işçi olarak Angora’daki İşçi Taburu’na gönderiliyorlar. Nisan 1918’de, Livissi’de, 900 aileden, sadece 25 aile, Macri şehrinde de 500 aileden, yalnızca 11 aile kalmıştır.
Resim 12 Rumlar, aynen kürdler gibi giyimde canlı renkleri tercih ediyorlar.
Musée Historique de Crete-Hereklion
Rumlar kendi vatanlarında ulusal onurları ayaklar altına alınmış, emeklerine-sermayelerine el konulmuş, hangi gün hangi yeni uygulamayla karşılaşacaklarını bilmeden, Osmanlı İmparatorluğu’nun dönme yöneticilerinin denekleri olmanın verdigi rahatsızlıkla, insanlığa sundukları kültürel zenginliklerin ortasında gerilim içinde, tedirgin halde saatleri geçirirler.
Uluslarının fertlerini korumayı zorunlu gören, zulme tahamül edemeyen, amele taburlarına esir olmamayı başaranlar bir şeyler yapılması gerektiğine karar verirler. Onlar, 1902 kongresinde beraber oldukları, II.Abdülhamid’in despot yönetimini askeri darbeyle devirip, iktidarı almalarını sağladıkları ittihatçıların örgütlenme dönemindeki “kardeşlik, eşitlik, hürriyet” sloganlarını terk edip, “Osmanlı İmparatorluğu türktür, türklerindir, nizam-ı alem hedefimizdir, Türk-İslam olmayana ölüm” sloganlarını haykıracaklarını, bu sloganlar eşliğinde Osmanlı sınırları içine haps edilmiş halkların bütün kimliklerine tecavüz edeceklerini tahmin edemeyen bir ulusun ferdleri olarak sessiz kalmama kararı alırlar. Bugünkü adlandırmayla gerilla güçleri oluşturarak kendilerinin varlıklarına saldıranlara cevap verirler. Hep birlikte dağlara çekilirler.
Osmanlı askeri birimlerine göre asker kaçağı olan çok sayı da Hellen-Rum, İşçi Taburları’na sürülmemek, esir olmamak, köle gibi çalıştırılmamak, öldürülmemek için oluşturulan gerilla güçlerine katılarak dağları mesken tutarlar. Her meslekten erkek bu oluşumda yer alırlar. Onlar kendilerine, yakınlarına yapılan zulümlerin, kabul edilemeyecek uygulamaların son bulmalarını sağlamak, kendilerini savunmak, korumak için dağlara çıkarlar.
Ulus olarak yerlidirler. Saldırıya, haksızlığa uğrayanlar kendileri oldukları için de haklılıklarına inanırlar. Müdafa kaçınılmazdır. Silahlanmayı meşru müdafanın şartı olarak görürler. Varlıkları tehdit altındadır. Saldırı emri verenler osmanlının asimile ettiği köken olarak türk-islam olmayan ailelerin mensupları olan dönme bürokratlar, devlet memurları, saldırılarda kullanılan paramiliter güçler ise göçmenlerdirler. Yakıp yıkanlar, öldürenler, gasp edenler “Kahpe Yunan” hakaretini bu halka yönelik olarakta aşağılama amacıyla kullanırlar.
Resim 13 Genç bir rum bayan.
Musée Historique de Crete-Hereklion
Gelişmeleri yabancı basın işler. Hellenes - Rumlar konusunda “Morning Post” adlı Amerikan gazetesinde çıkan değerlendirme raporu işlenilen suçların sınırsızlığına dokunur. Bu rapor, “ The New Europe” adlı ingiliz dergisinde 14 ve 21 Kasım 1918’de yayınlanır. Fransızcaya da çevrilir ve kitap olarak basılır.
“Yunanlıların ve Ermenilerin katliamlarını organize eden Jöntürkler ve Almanların amaçları, bu soyları tamamen ortadan kaldırmaktır. Balkan savaşlarından önce ve sonra Yunanlıların, Trakya’dan göçe zorlanmaları başlatılmıştı. Balkan savaşlarından ötürü sürülen Türklere, Asya kesiminde yer bulmak amacıyla, Kios’dan ve Midilli’den, 250.000 Yunanlı, Yunanistan’a sürülmüştü. Savaş öncesi yapılan baskıların amacı Trakya’dan ve küçük Asya’dan, Yunanlıları kovarken, bu dönemde Anadolu’daki yunan soyunu kesinlikle ortadan kaldırmaktır.
....(...)...Bir keresinde Pera Başpiskoposu Konstantinopolis’den, Atina’ya, kırala rica etmeye giderken, kıral tarafından kabul edilmiyor. Onun yerine kraliçe Sophie kendisiyle, saray da kısa bir görüşme yaptıktan sonra şu cümleleri kullanıyor. “Kıralın iradesi odur ki hemen Konstantinopolis’a dönün ve orada Türklerle yaşayınız.”
Gerçek şu ki, almanların suçluluğu ortada. Onların ellerinin Balkanlardaki savaş ve baskıların içinde oldukları görünür biçimdedir. Alman generali Von Jagow, 1914 Nisan’ında yunanlıları suçluyordu. Her yunanlının pan-hellenesizmin bir ajanı olduğunu ileri sürerek, bundan ötürü Osmanlının tehlike de olduğunu belirtiyordu.
Bir yandan Yunanistan kralı bu olan bitenlerin Osmanlı yönetimindeki ajanlar tarafından yapıldığını iddia ederken, Filistin’deki alman bankası ve alman ajansları, Müslümanların, Hıristiyanlara kinlenmelerini sağlamak için, kin telkin etmek için, Müslümanları şiddet propağandasına itiyorlardı.
Almanya, Haziran 1915’de Andrinopl şehrinde imzalanan Osmanlı ve Bulgar antlaşmasından haberdardı. Bu antlaşmanın ikinci maddesine göre;
Doğu’da yunanlıların ticaret yapma hakları ortadan kaldırılacaktır.
Müslüman şirketleri ihracat ve ithalat mallarını sadece müslüman ülkelere ve kişilere yapacaklar.
Yunanlılarla bütün ticari ilişkiler kesilecektir.
Patrikhanenin hukuki ve dini üstünlükleri kısıtlanacaktır.
Yunanca eğitim yasaklanacaktır.
Müslüman gurupların Hıristiyanlarla evlilik yapmaları zorla teşvik edilecektir.
Politik jenosid; Konstantinopolis’e özel bir görev için gelen Lepsius adında bir Alman; Haziran 1915’de, Yunanlılara ve Ermenilere yönelik yapılan baskıların tek proğramlı olduğunu ve bütün Hıristiyanları ortadan kaldırmayı, sadece Müslüman bir devlet oluşturmayı amaçladığını açıklıyordu.
Talat ve Enver, ülkenin gerçek efendileriydiler ve bunların yaptıkları her şey, bütün olan bitenler, Konstantinopolis’da ki Alman Genel Kurmayı’nın bilgisi dahilindeydi, biliniyordu. General Liman Von Sanders’in bu konudaki suçluluğu açık ve ıspatlıdır. Onun bu sorumluluğu üstünden atmak için Konstantinopolis’de ki bir gazeteye gönderdiği mektupta buna kanıttır. Açıkça bu sorumluluğu üstünden atmak istiyordu.
Mart 1917’de, Yunanistan Dışişleri bakanı M.Callerghis, büyük vezir Talat Paşa’ya gönderdiği bir mektupta, Yunanlıların Ayvalı ilçesinden göçe zorlanmalarından dolayı durumu protesto ediyordu. Talat Paşa bunun üzerine, General Liman Von Sanders’e bir telgraf çekerek, göçe zorlamaların durdurulmasını ister.
General Liman Von Sanders, Talat Paşa’ya cevap verir; “ Eğer bu göçe zorlamaları durdurursak, o zaman Osmanlı Ordusu’nu güvenceye alamayız. Savaş zamanındaki askeri zorunluluklar, siyasal düşüncelerden üstün gelir. Şu maddeleri referans yaparak, tümünü kesinlikle uygulamak gerekiyor;
1-Seçkinliğin ortadan kaldırılması
2-Grekleri-yunanlıları toptan askere alma
3-Mallarına el koyma
4-Zorla islamlaştırma
5-Göçe zorlama
6-Katletme”
Bütün okullarda Türk dili öğrenimine başlatılacaktır.
Türk müfettişler proğramları, ders saatlerini tespit edecekler.
Coğrafya, Osmanlı tarihi, Türk terminolojisiyle öğretilecek.
Rum Ortodoks kilisesi, patrikhane rejimine, statüsüne son verilecek. Mallarına el konulacaktır.
Mesela Patrikhane Rum genç kızlarının Türkler tarafından kaçırılmalarına karşı çıkarsa, buna müdahale edecek hiçbir yetkisi olmayacaktır. Dolayısıyle bu iş anne ve babaya kalacaktır.
Patrikhane, Marmara kesimindeki göçe zorlamalara karşı protesto yaparken, Talat, Patrikhaneye şöyle cevap verir. “Bu iş dini şeflerin görevlerine aykırıdır. Siz kendi dini görevlerinizi yerine getirin.”der.
Yunan sivil ve dini topluluklarının bütün mallarına devlet el koyar. Trakya’da, Marmara’da ve küçük Asya’da olan Yunanlılar, Yunanlılar arasında en fazla acıyı çeken kesimlerdirler. Neden bellidir. “Askeri zorunluluklar” Mesela Yunanlılar, denizaltı gemilerine benzin ya da gıda ürünleri vermekle suçlanırlar.
Anayasanın kabul edilmesiyle ilk Hıristiyanların toptan askere alınmaları başlar. Yasaya göre 31 yaşına kadar olan bütün Hristiyanlar asker olmak zorundadırlar. Bu yaşı geçenler para cezası ödeyeceklerdir. Osmanlı savaşa girince, askere alınma yaşı 48’e çıkarıldı. Ondan sonra sınıflarına katılmayan kişiler için 45 lira ceza alınıyordu. Hıristiyanlar, askerlik yapmaya alışkın olmadıkları için para verip, askerlikten muaf olmak istiyorlardı. Bu parayı temin etmek için de bütün mallarını satıyorlardı.
İşçi taburları; Jöntürkler, işçi taburlarını kurmuşlardı. Bu taburları imparatorluğun iç kısımlarına gönderiyorlardı. Bu taburlar, yol çalışmalarında, inşaatlarda, özellikle Toros tünelinin yapımında, padişaha bağlı bahçe ve tarlalarda çalıştırıyorlardı. İşçi Taburları’na konulanlar İmparatorluğun bütün bölgelerinde yüzlerce kilometre yol yürüyorlardı. Çoğu bu yürüyüşlere dayanamayarak iskelet durumuna geliyorlardı. Özellikle Mezopotamya’nın yakıcı ovalarında ve Kafkasya’nın buzlu dağlarında onbinlercesi ölüyordu.
Günlük gıda olarak; bir parça ekmek, ya da iki zeytin tanesi, bir parça kurumuş balık veriliyordu. Elbiseleri yoktu. İşçi taburlarının çoğu tifo ve kolera hastalıklarından dolayı can veriyorlardı. Bunların çoğu jöntürk muhafızları tarafından katledildiler.
Verilen bilgiye göre; 150.000 Grek-yunanlı işçi taburlarında can verdiler. Konya’daki Hıristiyan mezarlığında her mezara 5,6 kişi gömülmüştür. Aşağı, yukarı küçük Asya ve Trakya’da 250.000 yunanlı, Yunanistan’a geçmeyi başardılar. Bunlardan 40.000’i, Makedonya’daki Yunanistan Ordusu’nun hizmetine girdiler. Askerden kaçıpta, yakalananlar, Jöntürklere korkunç işkence yapmaları için olanaklar veriyorlardı. Jöntürkler, onlara işkence yapıyorlardı.
Askerden kaçanların aileleri İmparatorluğun iç bölgelerine göçe zorlanıyorlardı. Ailelere de aynı işkence yöntemleri uygulanıyordu. 300 asker firarisinden ötürü üç ay içinde Kresunde bölgesinde 88 köy tümden imha edildiler. Aşağı yukarı 30.000 kişi, kadın, çoluk, çocuk, kış mevsiminde Angora’ya kadar, üzerlerine kendilerine ait hiç bir şeyi almadan, zorla yürütüldüler, göç ettirildiler. Çoğu yolda öldüler.
Aralık 1914’de, Ayvalı kenti jöntürkler tarafından kuşatıldı. Bütün erkekler tutuklandı. Kadın ve kızların ırzlarına geçildi. Hükümetin cevabı ise şu oluyordu; “Bu ilkiydi. İkincisinde, toptan imha edeceğiz. Kadınları tekmeleyip, denize atacağız.”
Ticaret; bu arada Yunan ve ermeni ticareti el koyma yöntemiyle tamamen ortadan kaldırıldı. Hiçbir gerekçe gösterilmeden zengin olanların mallarına el konuldu, talanlar yapıldı. Her Müslüman’ın, yunanlıya ait olan eve girme ve istediğini alıp, götürme hakkı vardı.
...(...)...bir başka şey; Almanlar, angarya sistemini kurmuşlardı. Yunanlılar, Müslümanların topraklarını ekip, biçmek zorundaydılar. Kendi tarlalarını ekmeye zaman bulamıyorlardı. Eğer kendi tarlalarında çalışmak isterlerse, türkler, derhal onlara engel olur ve bütün köyü angarya işinde çalışmaya zorlarlardı. Suları kesilirdi. Onlar, aç ve susuz bırakılırlardı. Daha sonra serseri gurupları gönderip, onların mallarını talan edip, onları öldürüp, boğazlarlarlardı.
Bunun için Yunan halkı binlerce kilometre uzaklıktaki dağlara zorla göç etme seçeneğine mecbur kalırlardı. Bu da o dağlarda açlıktan ölmeyle sonuçlanırdı. 1915’de, bu koşullarda, zor kullanılarak, göçe zorlanan insan sayısı 450.000 kişidir.
Göçe zorlama yasası; Konstantinopolis ve Smyrne Hellenesizmin iki büyük merkezidirler. Hiç biri kendisini bu imhadan kurtaramaz. Katledilen yunanlı sayısı oldukça yüksektir. Sonuç kesin; Hıristiyanları, köylerinde yaşamaları yerine, ya işçi taburlarına, ya hapishaneye gönderirler. Kadın ve çocuklara gelince; onları, Müslüman köylerinin arasında göçe zorlarlar. Bu şekilde boşaltılan köy sayısı 1.000’dir.
Bu tür göçe zorlamalar dünya da asla görülmüş değildir. Yalınayak, susuz, ekmeksiz, muhafızlar tarafından sürekli kamçılanan, dövülen, hiç dinlenmeden, uzun bir istikamete doğru yol almak. Binlercesi yorgunluktan, ızdıraptan, yol uzunluğundan can verirler. Yeni doğan çocuk, annesi tarafından terk edilir. Yolda herhangi biriyle görüşmek, alışverişte bulunmak, tanıdıkla konuşmak yasaktır. Boşaltılan bütün Yunan köylerine türkler ya da İslamı kabul etmiş dönmeler, yerleştirilirler. Panderma (Bandırma)da, alman generali Liman Von Sanders, din değiştiren, İslama dönmüş olan genç kızlar için bir yetimhane kurar. Oradaki Yunan toplumu için bin liralık alış, veriş yapar.
Müslüman köylerine yerleştirilmiş Yunan ailelere ise, İslam’ı kabul etmedikleri sürece, kendilerine hiç bir şey satılmayacağı söylenir. Hıristiyan göçmenlere Müslüman olana kadar sadece 20 cantim verilecektir. Ege ve küçük Asya’daki göçe zorlamadan sonra sıra Karadeniz’deki yunanlılara gelir.
Korkunç rakamlar; Bilis eski valisi Rafet Paşa kendisine verilecek görevleri yapmak üzere biçimsel olarak Samsoun-Amissos’a tayin edildi. Sadece Trebizonde kentinden 150.000 kişi göçe zorlandı. Ermenilerin uğradıkları zulme uğramamak için yüzlerce genç kız intihar etmeyi tercih edip, kendilerini ırmağa attılar. Samsoun-Amissos eyaletinde 108 köy toptan imha edildi. Özellikle dağ köylerinde bu sayı daha da fazladır.
Özet olarak; 450.000 Yunanlı göçe zorlandı ve öldürüldü. 150.000 kişi işçi taburlarında çalıştırılarak, öldürüldüler. 250.000 kişi küçük Asya’dan ve Trakya’dan, Yunanistan’a kaçtılar. 350.000 kişi Balkan savaşlarından sonra, büyük savaştan önce göçe zorlandılar. Bu olaylar halen devam ediyor.”
( Jeanne Z. Stéphanopoli Histoire Complete des Massacres-Un Plan Diabolique, Paris, İmprimmerie Chaix, 1919 / MFICHE 4 / Bibliothèque Nationale de France 4 J 719(31))
Resim 14 Köylü anne, bebegi ve bugday sapları.
Musée Historique de Crete-Hereklion
Ziya Gökalp'in tanımladığı, İttihad-ı Terakki Partisi üst birimlerinin siyasallaştırdıkları, almanların bütün olanaklarını sunarak destekledikleri “büyük Turan” ülküsünün önündeki en büyük engellerden biri olarak türk-islam olmayan halklar görülüyorlardı. Balkanlar'a doğru genişleme umudu kalmayan Türk-İslamcılar için Makedonya, Trakya, Ege, Karadeniz, Anadolu, Akdeniz bölgelerini, Kürdistan’ı, Ermenistan’ı, Pontos’u, Lazistan’ı gayr-i müslimlerden arındırmak, soykırım uygulamak normal, doğal bir istem ve uygulamaydı.
Marmara, Ege bölgelerinde örnegin Kydonies (Κυδωνίες)- Ayvalık ve çevresinde halkların soykırımında rolü olduğu iddia edilen, belirtilen alman Otto Liman Von Sanders, Moniteur Oriental Gazetesi'nin 21 Kasım 1918 tarihli nüshasında kendisiyle ilgili yapılan değerlendirmeye cevap verme geregi duyar.
Liman Von Sanders komutan olduğu bölge de işlenen suçlardan dolayı yargılanma, cezalandırılma korkusu duymaya başlar. Talat Paşa’nın kendisinin savaştaki uygulamalarıyla ilgili bilgi vermiş olması kendisini hiddetlendirir. Şu savunma mektubunu yazar.
“24 Kasım 1918
Osmânlı Padişah Sarayı(Ordu-yı Hümâyûnu)
Başkumandanlığı Vekâleti
Monitör Oriental Gazetesi'nin 21 Kasım 1918 târîhli nüshası beni “Ayvalık vuruşmasını, savaşını tertipleyen” olarak gösteren bir makâleyi ihtivâ ediyordu. Böyle bir beyanat gerçek dışıdır, boşdur. Eski başbakan Talaât Paşa böyle yanlış bir şey söylemiş ise, bu kendi açığını göstermedir. V. Ordu-yı Hümâyûn'un korunan evrâkları bu gerçek olmayan beyanatın aksini meydana çıkaracaktır. Gerçek durum evraklarda olduğu gibidir.
Ayvalık'da bir çok defa câsûsluk ve Midilli ile sürekli irtibât halinde bulunduğu anlaşıldıkdan ve muhâkeme ile dahi sâbit oldukdan sonra o zaman İzmir'de ki 17.Kolordu Kumandanı Salâhaddîn Bey ki- Ayvalık onun mıntakası dâhilinde idi- buna iştirâk eden ve şüpheli bulunan şahısların Ayvalık'dan göçertilmesini V.Ordu nezdinde teklîf ve taleb eylemişti.
İstenilene, sorulana cevap neden olarak yalnız bu askerî sebep gösterilmişti. Bu da oradaki bölüğün Savaş Meclisi’inin beyânâtından anlaşıldığı üzere silahlı yerli halk tarafından tasarlanabilinecek arkadan bir hücûma marûz kalma durumunda, düşman tarafından karaya asker çıkarılmasına mâni olamayacakları niteliği idi. Bunun üzerine ben dahi Savaş Meclisi’nin beyânâtının mevcûd bulunmasından dolayı ordunun sorumlu kumandanı sıfatıyla bu taleb ve teklîfe uymak mecbûriyetinde kaldım.
Fakat aynı zamânda kolordu kumandanı yapılmasının zorunlu olduğunu belirttiği göçertme operasyonunun fazlasıyla himâye ve kâfî derecede gıdâları temîn edilmiş olarak arabalarla nakilleri konusunda ihtimâm ve göçertileceklerin sahip oldukları hakların tamâmıyla muhâfaza edilmesi şartıyla uygulanması şeklinde emir vermişti. Bahsedilen konuya benim iştirâkim ancak bu kadardır.
Benim mehâkim-i Osmâniyye üzerinde bir gûnâ tesîr icrâ edebilip edemeyeceğim ise benim bir Alman ve yalnız bir askerî kumandan olmamdan dolayı kendiliğinden anlaşılır. Hattâ üzülerek söylüyorum Türkçe dilini anlamam, bilmem.
İzmir Rum Cemâati Meclis Başkanlığı'ın mürâcaâtı üzerine Metrepolid konusunda ise iki defa muhâkeme buyruğunun çabuklaştırılmasına sebep oldum. V.Ordu-yı Hümâyûn'un dökümanlarında, belgelerinde daha fazla bilgi de meydana çıkacaktır. Bu belgelerde bundan başka hükümdarın emri altında bulunan takriben iki bin kilometre yer de ki, sâhildeki arâzîlerdeki Rumların câsûsluk şübhesiyle göçertilmeleri konusunu pek çok defalar reddettiğim görülüp, anlaşılacaktır.
Bu cümleden olarak hatta pek ciddî şüpheler mevcûd olduğu halde İzmir civârında yirmi binden fazla Rum halkınca yurt edinilmiş olan Urla şehrinin boşaltılmasına-tahliyesine birçok defalar engel oldum.
Enver Paşa tarafından geçen yıl bütün ordulara küçük-ön Asya sâhil arâzîsinin Rumlardan eksiksiz, tam olarak boşaltılması konusunda verilen bir emri ise ben reddettim. Ve kendisine bu emrinde ısrâr edecek olursa, hemân ordu kumandanlığını terkedeceğimi bildirdim. 1916 senesinde Ermenilerin İzmir'den tehcîrine yalnız ben mâni olduğum gibi, her ne kadar başlanılmıştı ise de yine vazgeçirdim.
Bu gibi gerçeklere karşı açıkça yapılan bu suçlama, gerçek durumun pek fazlasıyla tahribi demek olur. Böyle bir karar sunmuş olan milletvekili efendiler önceki emirde İzmir Rum Cemâati Meclis Başkanlığı’ndan veyahut İzmir'de Avukat Doktor İstematyadis gibi ileri gelen kişilerden benim Rumlara karşı olan tutum ve davranışıma yönelik olarak bilgi almış olsaydılar daha iyi etmiş olurlardı.
Bununla beraber benim V.Ordu Kumandanlığı'nda takrîben iki sene kadar bulunduğum ve çoğunluğu, büyük kısmı Rum halkından olan Bandırma'dan dahi gerekli olan bilgi alınabilinirdi, temin edilebilinirdi. Bu takdîrde benim orada yalnız fukarâ ahâlî için bir çorba yemekhanesi değil, hattâ bir Rum yetimhanesi dahi açtığım öğrenilirdi.
Yukarıda ki açıklamamı Meclis-i Mebûsân’a vermenizi rica ile saygılarımı sunarım efendim.
24 Kasım1918
İmza
Süvârî Generali
Liman Von Sanders
(Başbakanlık Osmanlı Arşivi Hariciye Mütareke, 43/34)
Bandırma ; Πάνορμος Panormos. Liman Von Sanders’in bu mektubunun orijinalini bulamadığım için “Başbakanlık Osmanlı Arşivi Hariciye Mütareke, 43/34) de olana yer vermek zorunda kaldım. Orijinalini göremediğim için bu yazışma da değiştirilen kelimelerin, çıkarılan, yerleştirilen cümlelerin var olup, olmadığını bilemiyorum. Ayvalık ve çevresinde yaşayan Rumların sürülmeleri konusunda V.Ordu Müşîri Liman Von Sanders tarafından hazırlanan mektubun alındığına dair Dışişleri Bakanlığından orduya verilen cevap;
« 1 Aralık 1918
Osmânlı Ordu-yı Hümâyûnu
Başkumandanlığı Vekâleti
Şube: 1
No: 9921/11312
Sıra: 2
Yüce Başbakanlık Makamına
Ma‘rûz-ı çâker-i (verilmiş dilekçe) kemîneleridir.
28 Kasım 1918 târîh ve "877" önemli işler numaralı resmi yazıya cevaptır.
Ayvalık ve civarındaki Rum halkının sürülmeleri konusuyla ilgili olarak o zamân V. Ordu-yı Hümâyûn Kumandanı Müşîr Liman Von Sanders Paşa tarafından bakanlığa resmi olarak gönderilen yazının bir sûreti takdîm kılındı. Resmi olarak gönderilen yazı hakkında itirâz veya açıklanacak bir konu olursa dosyalar incelenerek o konuda gerekli olan açıklamayı vermek üzere itiraz imkanı ve açıkçlama maddelerinin tespit edilmesi şeklinde haber verme yetkiniz dahilindedir. Bu konuda emir ve fermân ermiş hazretlerinindir.
1 Aralık 1918
Savaş Bakanı
(Başbakanlık Osmanlı Arşivi Hariciye Mütareke, 43/34)
Resim 15 Tipik bir rum evi.
Musée Historique de Crete-Hereklion
Ön Asya’dan Pontos’a gelişmeler
Atrocités Turques au Pont-Euxin, Copie d’une lettre de S.E. l’Archevéque d’Amassia et Samsoun Germanos” adlı döküman geçmişle ilgili olarak bugünü bilgilendirme açısından önemlidir.
16 ve 29 Aralık 1918’de, Amassia (Amasya) ve Amissos(Samsoun-Samsun) başpiskoposu Germanos, Fransa’daki, Pont-Euxin (Pontos) Fransa Komitesi’ne, Paris Barış Konferansın’a bir mektup gönderir. Bu mektup, gerçek adı; Constantin-Jason G. Constantinides ve kod adı Socrate Oeconomos olan kişiye ulaştırılır.
Germanos, mektubuna şöyle başlar; “ Saygı değer Constantinides, mektubunuzu büyük bir ilgi ve doyulmaz bir zevkle okudum. Marseille’da sizin başkanlığınız altında kurulmuş olan Pont-Euxin’lu yurttaşların örgütledikleri değişik kurumlarla ilgili haberlerinizi mektubunuzdan öğrendim.
İlkin, sizi tebrik ederim. Siz ve etrafınızdaki kişilerin yurtsever insiyatifi ve Pont-Euxin Hellenesizminin haklarını savunmak için girişimde bulunan tüm kişilere tanrıdan iyi dilekler sunar ve kafkasya kayalarına çivilenmiş olan tutuklu Prométhéeus’un zincirlerinin çözülmesine çağrılan yeni bir herkül mutluluğuyla çabalarınızın ve mücadelenizin başarılarıyla taçlanması için mutluluk temennilerimi sunarım.
Sevgili vatanıma hizmet sunma nedeniyle, ortak mücadelede, birlikte çalışmak için, bana sunduğunuz bu imkandan dolayı güveninize ve böyle bir imkan verdiğiniz için çok mutlu olduğumu belirtmek istiyorum. Çok acele yazmak zorundayım. Çünkü hafta içinde sevgili Amisos’a dönmek üzereyim. Sizin ulusal proğramınızı ve ulusal istemlerinizi oradaki dini yetkililerle tartışacağım.
Mektubu getiren kuryeden öğrendiğim kadarıyla siz iletişim yoksunluğundan, eksikliğinden dolayı Pont-Euxin’lu yurtseverlerimizin durumlarını bütünüyle bilmiyorsunuz. Görevim gereği, olan, biteni mümkün olduğu kadar kısa, özet olarak size sunmayı da bir görev olarak görüyorum. Çünkü mektubu getirecek vapur biraz sonra hareket ettirilecektir.
Avrupa savaşından bu yana ülke de yaşanılan büyük mutsuzlukların kısa bir özetini, öykülerini size bildirmeliyim ki, siz de onları ikna edebilesiniz. Pont-Euxin’daki mutsuzluk, en büyük yıkımlar ve felaketler, sadece İttihad-ı Terakki Partisi’nin eseri değildir. Bu yıkımların aynı zamanda Türk halkı tarafından yapıldığı da ıspatlanmıştır. Bütün bu yıkımların sorumluluğunu ve toplumumuzun imhasını bir tek partiye atfetmek yanıltıcı bir dünya görüşünü takip etmek olur.
Türkü iyi tanımayan bir yabancı, Helleneslerin daha modern, daha liberal bir başka Türk egemenliği altında kalabileceğine ikna olabilir, inanabilir. Bir başka Türk yönetimi altında yaşayabilme ihtimalini düşünmek dahi hatadır. Bu yıkımlar, açlıklar, cinayetler, talanlar, Türk halkının eserleridirler.
Ayrıca İttihad-ı Terakki Partisi’nin oluşturduğu sahte anayasal rejimin süresi içinde, bu partinin bütün özgürlükleri ortadan kaldırdığı ve yeni rejimin tamamen iflas ettiği var olan pratikle tümüyle ortaya konmuş bulunmaktadır. Siyasal görüş noktasında, bu parti mensupları, kendi vahşi iç güdüleri ve cani eylemleriyle, kendi kendilerini ölüme mahkum etmişlerdir.
Özgün iç güdülerine göre hareket eden Türk halkı, kendilerine özgü olan iç güdüleriyle, Haziran 1915’de, baltalarla bir milyon ermeniyi katlettiler. Hala da aynı yöntemle katletmeye devam ediyorlar. Talat, Enver ve Cemal hükümetleri kendi gençlerini denizlerde ve ırmaklarda boğdular. Sonra da, genç kızlarımızı, kadınlarımızı ve erkeklerimizi toplayıp, ölüme terk ettiler. Daha sonra dikkatlerini, yönlerini zengin Yunan köylüsünün yaşamlarına çevirdiler ve onların namuslarına göz diktiler.
İttihad-ı Terakki hükümeti, müttefik devletlerin geçici zaferlerine rağmen, kendi üzerindeki kontrol eksikliğinden yararlanarak, Türkiye’deki Hellenesizmi tamamen ortadan kaldırmayı gerekli görüyordu. Kaldırmak istiyordu. Ama bu arada Avrupa ve Amerika, Ermeni katliamlarından dolayı büyük gürültü kopartırlarken, Avrupa ve Amerika bu davranışlarla ancak dünyanın onurunu hafife alabilirlerdi.
Bunun içindir ki İttihad-ı Terakki hükümeti ve Türk halkı uygarlığın ve ahlakın kurallarına daha uygun katliamlar, yeni bir soykırım biçimini keşfetmek için arayışa girdiler. Bu tarzı da kısa sürede buldular. Kızıl katliamın yerini, beyaz katliam aldı. Bu buluşlarına göre, yunan toplumu toptan imha edilmeli ve göçe zorlanmalıydı. Yunan halkını şu yöntemlerle tümden imha edeceklerdi; açlıkla, soğukla, bütün olanaklardan yoksun bırakmakla, en kötü uygulamalara maruz tutmakla.
Nitekim Yunan toplumu göçe zorlandı. Trakya, Marmara ve Ege kıyıları boşaltıldı. Grek halkımız iç anadolu bölgelerine doğru göçe zorlandı. Değişik Türk köyleri arasında dağıltıldı. Barınaksız, giysisiz bırakıldı. Açlığa, yorgunluğa ve ölüme terk edildi. Dahası, en büyük yıkımları yaşayan, buna maruz kalan Pont-Euxin’dur.
İlkin; Sinope ve çevreleri boşaltıldı. Sonra Ayacık ve Karza, bütün köyleriyle birlikte, aynı baskılara maruz kaldılar. Buradaki Yunanlılar değişik bölgelere dağıtıldılar. Özellikle Kastamouni bölgelerine gönderildiler. Bunların çoğu yolda yorgunluktan, kötü muameledene hayatlarını kaybettiler. Ölüler, gömülmeden, açıkta bırakıldılar. Çocuklarını taşıyamayan anneler, sürekli olarak jandarmalar tarafından dövüldüler. Sonra onları dağlarda açlığa ve vahşi hayvanlara terk ettiler. Ailelerin yanlarına para almalarına izin vermediler. Ne işçi taburlarında ölenler, ne askeri işlerde çalıştırılanlar, ne de savaş alanlarında ölenlerin hiçbirisine sahip çıkılmadı.
Sinop’a bağlı, Ayacık kazasının iki köyü (Yukarıköy ve Sernai) sakinleri zorla İslam’ı kabul etmelerinden dolayı, ölümden kurtuldular. Yukarıköy papazı ise Ali ismini aldı. Diğerlerinin ise bütün zenginlikleri talan edildi. Mallarına, hayvanlarına el konuldu. Castamouni vilayetinden daha uzaklara sevk edildiler. Çoğu soğuktan, açlıktan ve kötü muameleden öldüler.
Aralık 1916; Amisos (Samsun-Amisos) halkı göçe zorlandı. İlkin ordu bütün bölgeyi yaktı, yıktı. Özellikle tütün ekimine elverişli olan bütün zengin köyler, ileri kültürlü uygarlık anlayışına sahip olan kesim, dostlarımız ve Yunan ulusal bilinci olan aileler talan edildiler. Sonra köylerin hepsi yakıldı. Kadınların ve çocukların büyük bir kısmı öldürüldüler. Ulusumuzun genç kızlarının ırzlarına geçildi. Bayanlar hakarete uğratıldılar. Sonra anadolunun içlerine sürüldüler. Nereye mi dersiniz? Angora vilayetine, Çoroum, Sungurlou ve daha uzaklara.
Kışın, en soğuk günlerde, onlar, 30 ve 40 gün karla kaplı dağlarda yürütüldüler. Hiç bir gıda ürünü olmadan gece kar içinde kaldılar. Üstelik bir şey satın almalarına izin verilmedi. Hep azarlandılar. Jandarmalar tarafından dövüldüler. Üstleri arandı. Jandarmalar, onların üzerlerinde bulunan herşeye, bütün paralara el koydular. Şehirlere yaklaşıldığında onları sıcak hamamlara soktular ve hemen dışarı çıkarttılar. Soğukla yüz yüze bıraktılar. Bu halde iken daha uzak yerlere gönderdiler. Çoğu yol da öldü. Ölüler, yerlerinde bırakıldılar. Akbabalar ve köpeklere yem oldular. Bu hayvanlar, insan eti yemeye alıştılar.
Bu arada zorla kovulmalar devam ediyordu. Biz ümitsizlik çığlıklarını duyuyorduk. Ailelerinden koparılan bu insanlara en ufak bir yardım ve tesellide bile bulunamıyorduk. Çünkü onlar doğrudan doğruya ölüm alanlarına götürülüyorlardı. Biz uzaklarda kara bulutları görüyorduk. İnsanlarımızın cesetlerini yakıyorlardı. Bizim piskoposluk sarayına gelince, sıkı gözetim altındaydık. Türk asker ve polisleri nöbet tutuyorlardı.
24 Aralık’da tüccarlarımızın büyük bir kısmı tutuklanıp, haps edildiler. Sonra diğerleri gibi, Tchoroum’a ve Soungourlou’a gönderildiler. 1 Ocak 1917’de ve daha sonraki günlerde polis komiseri kilisemize sığınan kadın ve çocukları kollarından tutup, bütün tüccarlarla birlikte, bütün bilim adamlarını, partizanları, şahsiyetleri iç bölgelere gönderdiler. Bafra’da hiç bir erkek bırakılmadı. Hepsi Kastamouni bölgesine gönderildiler. Çocuklar şehirde hakarete maruz kaldılar. Çarşambe, Oenoe, Therme -Thermodon halkı aynı muamelelere tabi tutuldu. Kentlerdeki çocuklar, kadınlar, yiyeceksiz, korumasız, parasız, ekmeksiz kaldılar.
Bütün köyler boşaltıldı, yakıldı. Bafra bölgesi aynı şekilde baskıya maruz kaldı. Bu yıkım aylarca devam etti. Ruhu cinayete mahküm olan ünlü Rafet Paşa bu işlere son verene kadar. Bütün bu uygulamalar yapıldıktan sonra, 1917 yılı sonuna doğru, tiranın doğuştan barbarları ve onun araçları ve vahşi Türk halkının fanatizmi yaptıklarından dolayı tatmin olmuşlardı.
Ben dağa doğru çıkabildim. Ancak yıkımların kalıntılarını görebildim. Sadece dağda yıkıntılar, öldürülenlerin iskelet yığınlarıyla karşılaştım. Magaralarda ve ormanlarda saklanmış çok az sayıda kadın ve çocukla yüz yüze geldim. Onlar, sağ kalabilmek için buralara sığınan insanlarımızdılar. Köylerin büyük kısmını sadece yıkılmış olarak gördüm. Büyük bir kısmı yakılmış ve üzerlerinde ot bitmişti. Diğer evlere gelince, toptan yıkılmış, boş ve kimsesiz! Çatılarına baykuşlar konmuştu. 1918 yazı boyunca bütün olumsuzluklar devam etti.
Ekim ayında, vali beklenmedik bir şekilde beni çağırdı. Gittim ve O, beni bir odaya kapattı. “Araba aşağıda, ayağa kalk. Çabuk. Konstantinopolis’e gideceksin.” emrini verdi. Ben hazırlıklarımı yapabilmek için kendisinden en az bir günlük süre istedim. Bin ricadan sonra, binbir zorlukla polis denetiminde ve yanıma birazda para ve elbise alarak, polisle birlikte yola koyuldum.
Batı Anadolu dağlarının aralarında geçerek, büyük tehlikeler içerisinde Konstantinopolis’e ulaştım. Oraya vardığım gece, adi suçlularla birlikte haps edildim. Ertesi günü patrikhanenin ve bir kaç güçlü dostun müdahaleleri sonucu serbest bırakıldım. Başıma gelenlerden ve bu uzun yolculuktan dolayı çok acı çektim. Sizi temin ederim ki tatlı bir ölüm bu ızdıraplardan iyidir. Eğer bu ölüm ulusun kutsal çıkarlarına hizmet ederse. Ne yazık ki kovuluşum, yeni bir dizi mutsuzluklarla sonuçlandı.
Samsun’da erkekleri işçi taburlarına alınan, yalnızlığa terk edilmiş olan ve bize sığınan kadınlar, çocuklar, gerçek suçlularmış gibi ittihatçı güçlerden gizleniyorlardı. Üstelik benim Kasım ve Aralık aylarında, kış ortamında hareket etmem, beni ve bu kitleyi büyük zorluklarla yüz yüze bırakıyordu.
Bafra’nın bütün köyleri boşaltılmış, nüfusun çoğunluğu yollara dökülmüş, üç de biri, yollarda ölmüştü. Hellenes halkı aynı olumsuzluklar nedeniyle Tripolis bölgesinde-bugün Yenicekent deniyor-, Kerassunde ve Karahisar’da mahvolmuştu. 25.000 kişiden fazla insanımız, Ekim 1916’nın başında Sevastia bölgesine ve Sevastia’dan öteye sürüldüler.
Cotroya ili bütün çevre bölgesiyle birlikte tamamen imha edildi. Ben şahsen Sevastia’ya ya ve Karahisar’a gittim. 1916’nın bütün kışı boyunca kaldım. Orada en trajik, en dokunaklı görünümlerle karşılaştım. Binlerce kadın, çoluk-çocuk dağların aralarında yollara düşürülmüşlerdi. Ben Sebastia’da olanların acılarını biraz dindirmek için Suşehir’de onlara yardım etmek istedim. Ancak ermenilerin ünlü katili Sevastia emniyet müdürü Muammer Bey, “Tembel alışırlar.” diyerek, benim onlara para vermeme izin vermedi, engelledi. Para vermemi redederken, amacı, onları toptan ortadan kaldırmak için açlıkla başbaşa bırakmaktı.
Olan oldu. İnanın bana sayın Constantinides, Pont-Euxin’da 160.000 nüfusdan, sadec % 10’u kaldı. Bazı yerlerde çok nadir, % 20 yaşayan var. Diğeri göçe zorlandılar. Ancak, 100 hanelik köylerden sadece % 5’i geri döndüler. Diğerlerinin hepsi öldüler. Trebizonde’de acılar görece daha az. Çünkü orası Rusların işgali altındaydı. Ancak Ruslar terk ettikten sonra, buradaki şehir ve civar köylerin hepsi, diğerleri gibi oldular. Geri kalanlara hayvanca muamele yapıldı. Özet olarak Pont-Euxin’un durumu budur.
Büyük bir yıkım yaşadık. Hiç bir olanak yok. Ölüm ve açlık her an kapımızda. Buna karşılık Amisons’da bağış kampanyası açtık. Ancak, yaraları saracak nitelikte değil. Onun için çok hızlı, acil, başarılı tedbirlerin alınması gerektiğini düşünüyorum. İnsanların, ekmek, elbise ve birinci dereceden gereksinimlerini karşılamak, barakaları kurmak için yeteri kadar para gönderilsin.
Bu koşullarda proğramınızı uygulayabilmem için, üstünde gelmek zorunda kaldığım zorlukları düşünün. Pont-Euxin yurtseverliğindeki gücümle ve Yunan soyunun canlılığındaki cesaretimle asla cesaretsizliğe düşmeyeceğim. İnsanca, mümkün olabilecek ne varsa, onu ulusal ve dinsel görevim icabı yerine getireceğim.
Kutsal amacımızın başarısı için Avrupa kamuoyunu aydınlatmanız çok yararlı olacak. Sizden ricam, ricayla bağırıyorum, Türklerin işledikleri suçlar dünya tarihinde tektir, benzeri yoktur. Gelecekte bunlar tarafından yönetilmek imkansızdır. Avrupa müttefiklerimizin bu katil halkı cezalandırma ödevleri vardır. Avrupalılar, bizim ulusal duygumuza yeterli cevap versinler.
Eğer Pontos’un, anavatanımız, Yunanistan’la birliği mümkün değilse, Avrupalı müttefiklerimizin görevleri, başka bir demokratik yönetim biçimi altında bir Pontos devletini yaratmak, kurmaktır. Her ne kadar Pontos’un nüfusu % 10’a düştüyse de, bu ölenlerin ataları, 50 yıldan beri Rusya Kafkasya’sında bulunuyorlar. Biz onları zorla buraya getireceğiz, yerleştireceğiz. Vatanımızın engin topraklarını yeniden insanlaştırmak için.
Haydi kardeşlerim ağlayın. Protesto edin. Yeryüzünün güçlülerinin kapılarını çalın, ısrar edin, isteyin. Yurtseverlerinizin öldükleri amaçlar için, bu ulusal gereksinim için ölün. Hellenesizmin ulusal yeniden doğuşun bir vatan parçasınıı elde edebilmek için sonsuz fedakarlıklar ve ancak çok kan dökerek bu büyük şansa sahip oldu.
Siz ve dört bir tarafa dağılmış olan bütün Pont-Euxin’lular için, Yüce Tanrı’ya dua ediyorum. Pont-Euxin adına hepinizi kardeşçe selamlarım. Sıcak dostluk temenilerimle.
Amassia Archiveque Germanos”
( Edité par la Délegation du Congres Pan-Pontique, İmprimerie Dubois et Bauer, 34 Rue Laffitte, 1919, Paris / 8.O2A- 513/ D1-553 L3.8.A/ Bibliothèque Nationale de France)
Suşehir; Anderias-Endiryas-Endires.
Bu mektup Pont-Euxin delegelerinin Şubat 1919’da Paris Barış Konferansı’na sundukları raporun temelini oluşturur.
Resim 16 İşkence yöntemi; Rumların günlük yaşamda kullandıkları aletlerle, kerpetenle diş çekme, et koparma.
Le Musée Lychostatis Hersonissos-Crete
Paris Pont-Euxin Daimi Kongresi Başkanı, Constantin-Jason G. Constantinides; “ 25 asır (2.500 yıl) önce Yunanlılar tarafından sömürgeleştirilen bu ülkenin çoğunluğu yunanca konuşur. Yunan gelenek ve göreneklerini korur. Pek çok zenginliklere sahip olduğu bilinir. Bu ülke Bizans İmparatorluğunun bir parçasıydı. Pont-Euxin, 13.cü asıra doğru, Konstantinopololis haçlılar tarafından işgal edilince Pont-Euxin kendisini bağımsız bir devlet olarak, “ Empire de Trezibonde des Comnenes” olarak ilan etti.
Sonra Konstantinopolis türkler tarafından alınınca, Trezibonde’de, 1.462’de, onların eğemenliği altına girdi. Çok büyük baskı ve acılarla yüzyüze geldi. Ancak buna rağmen kendi kültürünü, ulusal yaşamını, etnik bilincini ve özgürlük ümidini canlı tuttu.
...(...)...Ortodoks kilisesinin verdiği bilgilere göre, Pont-Euxin’daki Ortodoks Yunan toplumunun sayısı; türklerin baskılarından ötürü bir kaç yıldan beri yabancı ülkere mülteci olarak giden 350.000 kişiyi hesaba katmazsak, nüfus 700.000’dir. Bunun dışında yaklaşık olarak 250.000 kişi Kafkasya’da. Bütün bunlar dönmek için kendi vatanlarının kurtuluşunu bekliyorlar. Bu verdiğimiz sayılar dışında, bir kaç bini geçmeyen Kafkas türkleri, Ermeniler, Tatarlar ve Türkmenler yaşar.
...(...)...Pont-Euxin’da belli başlı kentler; Trebizonde, Amissios, Kerassunde, Cotyra, Sinope, Nicopolis, Cecare, Amassia, Oenoe, Fatsa, Argyroupolis, Neocecaree, Livera, Crommi.
...(..)...Dini kurumlar; konusunda Pont-Euxin’da altı büyük dini merkez vardır. Her birinin başında bir paşpiskopos var. Şu merkezlerde; Trébizonde, Ropolis, Haldia, Néocésarée, Amassia, Colonia (Nicopolis-Karahisar), Cesarée, toplam 1.850 kilise, 1.400’den fazla okul, 2.650 öğretmen, 60.000 kız, erkek öğrenci vardır.
Ekonomik alanda; Pont-Euxin’lu Grekler çalışkan, zeki, Türk hükümetinin sayısız baskılarına karşı, şu andaki savaşın başlangıcına kadar, büyük ticari merkezleri ellerinde bulunduruyorlardı. Türk hükümetinin baskıları yanında diğer falliyeti de sadece aşırı vergi toplamaktı. Hiç bir katkıda bulunmadığı halde, onların gelişmelerine karşı çıkıyordu. Türkler, bu bölgeye geldiklerinden beri, bir tek köprü, bir tek yol yapmadılar. Onlar, buradaki bütün sanat eserlerini yok olmaya terk ettiler.
Jöntürkler yönetime gelince, öne sürdükleri iyileşme hareketi sadece bir göz boyamadır. Türk rejimi tamamıyle iflas etmiştir. Liberal etiketlerde sahtedir. Bu bölgede yaptıkları ise korkunç ve utanç verici baskı ve kitle katliamlarıdır. Müttefik kuvvetleri türkleri cezalandırılmadıkları için, bundan cesaretlenerek şu anda da sınırsız baskı politikalarını devam ettiriyorlar. Kullandıkları yöntemler; zorla, toptan askere almak, işçi taburlarını oluşturmak, kitleleri zorla göçertmek, büyük bir korkunçlukla katliamlar yapmak ve binlerce kişiyi imha etmek.
Bu size sunduğumuz bilgiler Samsoun ve Amassia başpiskoposu Germanos’dan gelen mektubdaki bilgilerdirler. Mektubu çoğaltık. Bakın. Buna göre göçe zorlanan insan sayısı 160.000’dir. Bunların çoğu sürgün edildiler ve hayatlarını kaybettiler. Bütün köyler yakıldılar. Kadınlar ve çocuklar katledildiler....(...)....
Bizim Pont-Euxin kökenli aktif gücümüz büyük savaşta ortak düşmana karşı müttefik ülkelerin yanında yer aldı. Belirtmek zorundayız ki Pont-Euxin’da bize verilen bilgilere göre sadece Samsoun bölgesinde türklere karşı savaşan 30 gerilla birliğimiz vardır. Rusya’da gönüllülerden oluşan iki tugay, general Paias ve albay Ananias kumandası altında Kafkasya’da türklere karşı savaşıyorlar.
...(...)...Yurttaşlarımızın pek çoğu savaşın başlangıcında fransız ordusunda yer alıp, savaştılar. Fransa topraklarında Arras savaşına katıldılar. 5.000 kişiden fazlası da Makedonya’da, Yunan ordusu saflarında savaştılar. Binlercesi ise Amerika’da, Amerikan ordusunda yer aldılar.
...(...)...İçte sayın baylar, bütün bu saydığım nedenlerden ötürü propramınızın başında belirttiğiniz ilkelerden hareket ederek büyük ya da küçük halkaların eşit olduklarını ve her halkın kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olduğunu belirterek, yasal, meşru siyasal istemlerimize yanıt verileceği ümidiyle....(p; 1,2 3, 4, 5,6)
(Le Pont-Euxin devant le Congrés de la paix. Mémoire présenté a la Conférence de la paix par les délégués du Pont-Euxin. Février 1919, paris. Publication, Paris, impr.Dubois et Bauer, 1919. In-8, 8 p.(Don)-VIIIf27-VIIId12)
Resim 17 Helenler-Rumlar kültürel zenginlikleriyle yaşadıkları her mekan da iz bırakan insanlar.
Musée Historique de Crete-Hereklion
Pontos 1908’de Konstantinopolis’de ittihatçılarca gerçekleştirilen askeri darbeye olumlu bakmamıştır. Darbe Pontos’da askeri ve siyasi örgütlenmenin temel alacağı bir döneme denk gelir.
Pontos’un stratejik önemi daha önce Rusya Çarlığı’nın bu bölgeyi işgal etmesine neden olur. Bölge Rusya işgali altındayken, Rus Ortodoks Kilisesi çıkarları açısından burada yaşayan sivil halka dokunulmaz.
16 Mayıs 1916 tarihli Sykos Picot antlaşmasının mimarları Ortadoğu ve Kürdistanı kendi aralarında bölüşürlerken, Yunanistan ve İtalya’ya, Ege Denizi ve Akdeniz sahilleriyle bunların arkasında uzanan verimli arazileri bırakma kararı verirler. Yunan-Hellenes-Rum halkı tarihi olarak o toprakların sahibidir. Kendilerinden olan ve bu bölgelerde yaşayan yerli halk hem soykırıma uğratılmış, hem de göçertilmiştir.
Pont-Euxin’da altı büyük dini merkez bulunur. Her birinden üst düzey olarak bir başpiskopos sorumludur; Trébizonde, Ropolis (Cevizlik), Haldia (Gümüşhane), Amassia, Colonia (Nicopolis-Karahisar), Cesarée. Toplam 1.850 kilise, 1.400’den fazla okul, 2.650 öğretmen, 60.000 kız, erkek öğrenci vardır.
Pont-Euxin’da belli başlı kentler; Trebizonde-Trabzon, Amisios(Samsoun-Amissos), Kerasunde-Giresun, Cotyra-Ordu, Sinope, Nicopolis-Karahisar, Cécarée, Amassia(Amasya), Oenoé(Ünye), Fatsa, Argyroupolis (Gümüşhane), Néocécarée(Niksar), Livera, Crommi.
Dünyaya dağılmış olan Pontoslular, Batum'da, Batı Pontos'da, Yunanistan'da olanlarla Karadeniz Pontos halkının temsilcileri Ekim 1917’de birlikte Atina'da bir Konferans düzenlerler. Halk olarak kendi durumlarını değerlendirmeye alırlar. Karadeniz'de bir Pontos devletinin kurulması kararına varırlar. Atina'da toplanan Konferans ve örgütlenme Venozilos'un etkisin taşır. Venozilos'un etkisiyle ileri de müttefik güçlerin himayesini istemek uygun görülür.
Şubat 1918’de ise Constantin-Jason G. Constantinides tarafından « Tüm Pontoslular Kongresi » toplanır. Kongre’de Constantinides’e yetki verilir. Constantinides, Troçki'ye bir mektup gönderir. « Art bölgeleriyle birlikte Sinope'nin, hatta Sinope’nin (Sinop) ötesine kadar uzanan bölgede Pontos Cumhuriyeti kurma. » isteklerini belirtir.
Ekim 1917’de iktidarın el değiştirmesinden sonra geri çekilen Rus Ordusu’ndan arta kalan silahları elde edebilen halk kendisini Osmanlı-ittihatçı düzenli ordusu ve gayr-i nizami güçlerinden korumaya çalışırlar. Rusların Trébizonde'den çekilmeleriyle osmanlı-ittihtaçı güçler kıramadıkları Hellenes-Rum-Rumları da kırmak için harekete geçerler. Doğu Pontos'da Pontoslu yerel gerillalarla bu güçler arasında çatışmalar yaşanır.
Osmanlı’nın savaşta yenilmesi yerleşik halklardan olan Hellenes-Rum-Rumlar içinde ümit oluşturmaya başlar. Doğu Karadeniz bölgesinin asli halkı olan Rumlar tarihsel Pontos devletini tekrar kurmak isterler. Germanos ve ona bağlı Zilon (Zile) piskoposu Eftimios, gerila guruplarının yöneticilerini Amissos piskoposlugunda toplayarak, Amissos, Bafra, Çarşamba, Oenoe(Ünye), Fatsa, Neosezare (Niksar), Marsivan, Havza, Erbaa, Ladik, Amasya ve Vezirköprü bölgelerinde örgütlenme kararı alırlar. Hedef Pontos gerilla birliklerini gereken şekilde organize etmektir. Batı Pontos'da (Amissos) gerilla birlikleri oluşturulur.
16 ve 29 Aralık 1918’de, Amassia (Amasya) ve Amissos(Samsoun-Amissos) başpiskoposu Germanos, gerçek adı; Constantin-Jason G. Constantinides ve kod adı Socrate Oeconomos olan kişi aracılığıyla Fransa’daki, Pont-Euxin (Pontos) Fransa Komitesi’ne, Paris Barış Konferansın’a bir mektup gönderir. Hellenes-Rum-Pontos halkının bazı yöneticileri Yunanistan’dan, Yunanistan'ın askeri müdahalesinden, müttefik devletlerden medet umarlar. Beklenen yardım, destek gelmediği gibi yalnızlığa terk edilirler. Resmi devlet tarihçileri, politikacıları tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nu işgal ettikleri belirtilen İngiliz İmparatorluğu yöneticileri ittihatçılara silah vererek yunanlılara karşı kullanılmasını sağlarlar.
Resim 18 Devrimci asembledeki idari comitede yer alan Venizelos ve arkadaşları (07.07.1898)
Musée Historique de Crete-Hereklion
Yunanistan Devlet Başkanı Venizelos, 1919’da, Paris’de, Paris Barış Konferansına Pont-Euxin (Pontos) delegesi olarak katılan, Constantin-Jason G. Constantinides’den-Keresunde (Kresunde) Belediye Başkanının oğludur-özür diler. Bu özrün nedeni, Pontosluları ittihatçıların zülumlerinden korumamalarından, amaçları açısından da desteklememelerinden kaynaklanır.
1919’da Vezelos’un amacı, ilkin Paris Konferansı çerçevesinde Ege Bölgesini taleb etmek, müttefik devletlerin desteklerini almaktır. Müttefik devletlerin yöneticileri tek tek ittihatçı-kemalistlerle gizli antlaşmalar yapacaklardır. Paris konferansında her ülke temsilcisi kendi devletinin çıkarlarını gözönüne alarak tavır belirler. Görüş ayrılıkları mevcuttur. Venizelos, doğrudan doğruya Pontos’un bağımsızlığını, ya da Yunanistan’a bağlanmasını istemez.
1920 sonbaharında Venizelos seçimleri kaybeder. İttihatçılar, Venizelos’un seçimleri kaybetmesi için yoğun çalışmalar yaparlar. Kendileriyle işbirliği içinde olan Hellenler olduğu gibi, Yunanistan sınırları içindeki diğer halkların mensuplarını da amaçları için kullanırlar. Küçük Asya; bugünkü adlandırmayla Ege ve iç anadoluyu kapsıyor.
Seçimlerle ilgili olarak osmanlı medyasında yorumlar yapılır. Kasım 1920 tarihli Vakit gazetesinde de gelişmeler yorumlanır. Gazetenin yazarı, diplomatik bir şahsiyetle yapılmış açıklamalardan ötürü Türkiye ile Yunanistan arasında olasılı bir yaklaşımın gelişebileceğini belirtir.
Eğer her iki ülkeyi ilgilendiren sorunlar karşılıklı anlayış temelinde çözüme kavuşturulurlarsa, Atina ile Konstantinopolis arasında bir yaklaşım mümkün olacaktır, der.
Venizelos tarafından benimsenmiş bir politika bütün girişimlere olumsuz anlam veriyordu, sonuçsuz bırakıyordu, tespitini yapıyor. Bunun için iktidara gelen yeni hükümetin uzlaşmacı hükümleri ıspatlamasını ümit ediyor. Uzlaşmacı bir politika izlemesi temennisinde bulunuyor.
Gazeteci için Venizelos taraftarlarının seçim yenilgisi “toprak yayılmacı politikalarının mahkümiyeti” anlamına geliyor. Yeni hükümet kabinesinin yeni ve farklı bir politika izlemesi gerektiği önerisini ekliyor.
Türk ve Yunan görüşmelerinin 1918 yılında İsviçre’de tartışma konusu olduğu, eski kral ile Talaat Paşa ve fransızların çok ünlü bir istihbarat ajanının da toplantıda bulunduğu aktarılıyor.
Bu konuyla ilgili olarakta Petralias ile Konstantin’in savaş dönemin de İsviçre’de; Küçük Asya konusunda Yunanlıların hiç bir arzuları yoktur. Venizelos’un gülünç politikasının sınırları Arnavutluk üstünden, İtalya adalarına kadar gidiyordu. Büyük isteği, özlemi de Türkiye ile birlikte akıllı bir şekil de yaşamaktı. Fakat Yunanlıları aşıyor, Osmanlı dönemindeki sorunları gündeme getiriyor, dediklerine değiniyor.
Yine İsviçre’de o toplantıya katılan kıralcılardan Acratopoulos’un isteminin; “Konstantino’nun görüşü Yunanistan’ın geleceği için en iyi politikadır. Bu politika Türkiye ile sağlam bir ittifak, Bulgar gücüne karşı bir karşı güç oluşturulmalıdır.”olduğunu ekliyor.
Gelişmeleri anlatmaya devam ediyor; “ Streit’e gelince; bu toplantının sonuç projesini 11.6.1918’de Talaat Paşa’ya iletiyor. Şöyle diyor; “Her iki ülkenin ortak çıkarı için, Yunanistan ve Türkiye arasında böyle bir beklenti olursa çok mutlu olacağım. Kesinlikle kral Konstantin, Yunanistan’a dönecek.
Şimdiden somut bir şekil de şunu belirtmek isterim ki, Türkiye ile kralcı Yunanistan arasında şu andaki siyasal durumda var olan doğal ilişkiler, somut bir durumu oluşturuyor. Bunlar da gelecek için alınacak önlemin ölçütleridir.
Bu sorun ciddi bir şekil de tartışılmalıdır. Bu konu da biz Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğüne, onun kıral ile akıllı bir politika için de yaşama arzusuna dokunmuyoruz. Kaldıki bizim çıkarımız Türkiyeyledir. Türkiye eğer güçlü olur ve Slavlarla ilgilenirse bu bizim için iyidir. Küçük Asya ile ilgili her ilhak politikası kesinlikle kral Konstantin’in istemine aykırıdır.
Kabul edilen ilke; Yunanlılar, Sultan’ın kılavuzluğu altında yaşamalı, barışçıl bir şekil de mali, sanayii ve ticari olarak bu ülkeyle çalışmalı. Yunanistan hükümeti bu zihniyetten esinlenerek Yunanlılara, Osmanlı toprakları üzerinde yaşamalarını tavsiye etmekten kendisini alamayacaktır. Osmanlı toprakları üzerinde Türklerle ilişkileri geliştirecektir. Ben kral Konstantin tarafından bu açıklamayı yapmak için görevlendirildim. Osmanlı hükümetinin bu konudaki cevabını almaktan da mutlu olacağım.”
(A.E.M.A.F. 3.Bureau, Section d’Orient, No; 2381, Midi; 3 büro, Mareşal Foch, ikinci nüsha, Konstantinopol, 21 Kasım 1920, Sevrin ele alınışı)
Resim 19 Sanat, kültür ve helenler.
Musée Historique de Crete-Hereklion
Pontos Grek halkının uğradığı soykırımın 1914 ve 1918 dönemlerini kapsayan detaylı bilgileri ilk defa Mayıs 1919’da, Konstantinopolis’da, Ortodoks Patrikhanesi basım bürosu tarafından kara kitap olarak “Türkiye’deki, Grek Halkının Katliamı” ismiyle ingilizce olarak basılır. Kitapta, dönemin soykırımları, yer, zaman ve suçluların isimleri verilerek dünya kamuoyu bilgilendirilir. (Cumenical Patriarchate, The Black Book Of The Sufferings Of The Greek People İn Turkey, From The Armistice To The End Of 1920, Constantinople, Press Of The Patriarchate, 1920)
Helen-Rumlar yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan zorla sürüldüler, öldürüldüler. Bunlar sadece Kafkaslarda yerleşik olsalardı “Rus İmparatoruyla işbirliği yaptılar”, denilecekti. Öyle bir mazeret, neden de ileri süremezler. Çünkü, Trakya, Marmara, Ege, Akdeniz, Kafkas bölgeleri ve Lazistan, Kürdistan, Suriye, Filistin, Mısır'da yaşarlar. Örnegin İskenderiye’de 60.000 den fazla Rum vardır. Bunlar ticarete de hakimdirler.
Rum tehcirini planlayan ve uygulayanların o dönemle ilgili anıları kemalisme tapmayı öğretme merkezlerinde eğitilen tarihçi sıfatlı devlet akademisyenleri tarafından görmemezlikten geliniyor, yok farz ediliyor. Gerçekleri bilmiyorlar. Bilinmesini de istemiyorlar.
Manastır da yetiştirilen bir rahibe, rahibeye “Kutsal üçlü teorisi” yanlıştır. Tanrı, Tanrı’nın oğlu ve ruhu diye bir şey olamaz. Hz. İsa Yahudi inancı mensubu bir anne ve babanın çocuğudur. Babasız dogmuş olması mümkün degildir, dendiğinde, hristiyan doğmalarıyla sadece tanrıdan, düşünmeden korkmayı öğrenmiş bu insanlar nasıl reaksiyon gösteriyorlarsa T.C. sınırları içinde akademisyen titrini alanlar da genel olarak aynı reaksiyonu gösteriyorlar. Dilleri kesme, elleri koparma, kalemleri kırma, linç, yakma sıradan girişimlerdir.
Ermeni ve Rum halklarından kendi yerleşim birimlerine dönmek isteyenlere izin verilmeyeceği bu insanların İtilâf Devletlerine ait taşıma araçlarını kullanarak Osmanlı sınırları içindeki kendi mülklerine, yerleşim birimlerine dönemeyecekleri Osmanlı İçişleri Bakanlığı’ndan, Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’na, bu bakanlık tarafından da Konstantinopl’daki yabancı temsilciliklere bildirilecektir. Bu durum ittihatçıların kontrolları altında olan bölgeler için geçerlidir.
Rusların ve ve diğer devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’nun bazı bölgelerinde denetimi bir oranda ele almalarından dolayı sağ kalabilen gayr-i müslimler geri dönme olanağına kavuşurlar. İçişleri bakanlığından idari birimlere gönderilen özel bir şifreli telgrafla “ Memleketlerine dönen Gayr-ı Müslimlere emlak ve mallarının iade edilmesiyle, Müslüman mülteci ve muhacirlerin sefalet ve mağduriyetlerine imkân verilmeyecek şekilde barındırılmaları.” denir.
Yazışmalardaki idari birim isimleri hem hristiyan inancını benimsemiş halkların zorla göçertildikleri, hem de müslüman oldukları için osmanlı sınırları içine getirilen ya da osmanlı sınırları içinde sürgüne tabi tutulan kişilerin yerleştirildikleri yerleşim birimlerini belgelediği, ispatladığı için önem taşıyor.
Sağ kalabilen hristiyanlardan bir kesimi 1.Dünya Savaşı sonrası müttefik devletlerin-Büyük Britanya/İngiltere, İtalya, Fransa, Yunanistan- görevlilerinin kendilerini koruyacaklarına, can güvenliklerini sağlayacaklarına inanarak geri dönerler.
Kaçan ittihatçı liderlerin yerine görev alan diğer ittihatçılar, Osmanlı yöneticileri mecburen, istemeye, istemeye bazı hristiyanların dönüşlerini kabul etmek zorunda kalırlar. Dönenleri koruma gibi bir sorunları da yoktur. Onların dönebildikleri bölgeler müttefik devlet yöneticilerinin kontrolları altında olduklarından esnek davranmaya çalışırlar.
İttihad-ı Terakki Partisi sadece 1908-1918 döneminden iktidardaydıysa, göçertilen, kaçmaya mecbur edilen insanlardan topraklarına dönmek isteyenler niye, hangi amaçlardan dolayı 1. Dünya Savaşı sonrası, 1919’da engellendiler? Onları engelleyenler kimlerdi? Engelleyenler Enver, Talat, Cemal Paşaların çalışma arkadaşlarıdırlar.
İttihad-ı Terakki Partisi mensupları geri dönüşleri engellerler. O dönemki yazışmalarda yeterli bilgiler mevcut. M.Kemal ve çalışma arkadaşları yurtlarına geri dönmek isteyenlerin istemlerine “dönemezsiniz” cevabını verirler. Dönmeyi başaranlarsa 1919-23 sürecinde soykırıma uğratılacaklardır. 1.Dünya Savaşı sürecinde 300.000 osmanlı ermenisi Çarlık Rusya’sı sınırlarını aşarak Ermenistan’a sığınırlar. Bu insanlar mülteciliğin getirdiği en ağır şartlar altında yaşarlar. Açlık, evsizlik, hastalık.....Geri dönmek istediklerinde M. Kemal bizzat emir vererek dönüşlerini engeller. Bu emirlerdeki cümlelerde kesin kararlılık çok net görülüyor. Türk-islamcı ideolojinin acımasızlığı ortaya çıkıyor.
Ki M.Kemal’in emriyle 1919’da Kürdler yeni bir sürgün yaşacaklardır. Yazışmalarda kürd ulusunun sürgün edilen fertlerinden “Doğu Muhacirleri” olarak bahsediliyor. Geçmişi iyi bilmeyen bir araştırmacı cümleleri rahat çözemez.
Fransız ordusunun kontrolu altında olan Cilicie bölgesine geri dönen ermeniler (Adana, Mersin, Maraş, Antep, Hatay) 1915’den farklı bir durum yaşamazlar. Ermeniler Fransa Ordusu içinde yer alarak kendilerini güvenceye aldıklarını sanırlar. Yanılırlar. Öldürülürler, kovulurlar. Rumlar da aynı şekilde. Müttefik devletlerin deniz taşıma araçlarıyla sağ kalabilen insanlar avrupa devletlerine getiriliyorlar.
Kafkasya ya kaçabilen Pontoslular geri dönmek isterler. İngilizler ise 1919’da kendileri için savaştırmak amacıyla Hindistanlı askerleri Samsuna götürürler. Silah, asker yığınak yaparlar. Bu süreç de bölge de Pontoslular ittihatçılar tarafından öldürülüyorlardı. Meşhur teşkilatçı Topal Osman Aga ve adamları M.Kemal’den aldıkları bütün yetki ve techizatla yerli ve savunmasız olan insanlara saldırırlar.
İngilizler, Konstantinopl’da Osmanlı yöneticileriyle sürekli bilgi alışverişi içindedirler. İlişki için kapılar açık tutulur. Yunanlılara karşı Konstantinopolis’deki Osmanlı yöneticilerini desteklerler. Silah akışı sağlarlar.
İngilizler, Rumların kendi topraklarına dönmelerine izin verilmemesine niye göz yumdular?
Çünkü alman-osmanlı emperyalizminin egemen olmak istedikleri memleketler de ingilizler egemen olmak isterler. Pontusluların, Ermenistanlıların, Kürdistanlıların geri dönmeleri onların amaçlarına ulaşmalarını engelleyebilir! Müslüman olan veya olmayan halkların soykırıma uğratılmalarına sessiz kalınmasının temel nedeni de budur. Kürdistan’da da işgale karşı çıkan kürdleri bombalamakla meşguldurler. İttihatçılarla savaşmıyorlar.
Amaç özgür bir Pontos, Ermenistan, Kürdistan için var olan, gelişebilecek çalışmaları, girişimleri durdurmak ve ortadan kaldırmaktır. Zaten 1. Dünya Savaşı dönemindeki soykırımlarla nufus oranları fazlasıyla azaltılmıştır. Kafkas bölgesi, Pontos, Ermenistan, Kürdistan halklarının özgürlük istemleri ingilizleri tedirgin eder. Karşı duruş konusunda Konstantinopl’daki osmanlı yönetimiyle hemfikirdirler. Her iki sömürgeci imparatorluk bağımsızlık istemlerini imparatorluklarının yayılmacılıkları açısından tehlike olarak algılarlar.
Yeni Osmanlı yöneticileri Mondros ateşkesi sırasındaki sınırları Osmanlı sınırları olarak kabul ettiklerinden bu ateşkes sonrası Kürdistan’daki İngiliz, Fransız ve Ege’deki Yunan, İtalyan askeri varlıklarını kendi çıkarları açısından tehlikeli bulurlar.
Misak-ı-Milli olarak adlandırılan sınırların kendilerine bırakılmasında ısrar ederler. İngiliz ve Fransız, İtalyanlarla dirsek temasları devam eder. İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlar arasında paylaşım kavgaları mevcuttur. Bundan dolayı ingilizler ve italyanlar ittihatçılarla gizli antlaşmalar yaparlar. İngilizler hem Yunanlılarla hem de ittihatçılarla dirsek temasındadırlar. İtalyanlar, ittihatçılarla silah satış antlaşması yaparlar. Bu antlaşma dahi emperyalist işgalin olmadığını belgelemeye yetiyor. İşgalci, işgal ettiği imparatorluğun yöneticilerine silah satar mı ? Antlaşma, satışlar belgeli durumda. Yunan Ordusu mensuplarıyla çatışmalar yaşanır. Bu silahlarda onlara karşı kullanılır.
Osmanlıların 1.Dünya Savaşı’nda yenilgisi ezilen halkları umutlandırır. Ezilen halkları destekliyor görünümü içinde olan emperyalist-kapitalistler değişik ad ve yöntemlerle Osmanlıların yerini almaya başlarlar. Arap toprakları yeniden paylaşılır. Eğemen olunmaya çalışılır. Kürtlerin ve Kürtlerle iç içe, yan yana yaşayan Lazların, Ermenilerin, Asuri-Keldani-Süryanilerin, Pontosluların ve diğer bölgelerdeki Greklerin, Kafkas halklarının gelecekleri, emperyalist-kapitalistler arasında bölüşme, tartışma konusu olur.
Osmanlı yöneticileri de başka halklara ait olan ve kendileri tarafından yönetilen, vergilendirilen toprakları denetim altında tutabilme yollarını düşünerek entrikaları geliştirirler. İngilizler ve Fransızlar, Rusya’da Ekim 1917’deki gelişmelerin, iktidar değişiminin Ön Asya’da, Ortadoğu’da, Asya’da yayılmaması, hatta başarısız olması için yoğun çaba gösterirler. Ekim 1917’yi gerçekleştiren Bolşeviklerin osmanlı yöneticileriyle ilişkiler geliştirmelerinden dolayı da yeni bir strateji saptamak zorunda kalırlar. İttihatçılara sert yaklaşmazlar. Görüşmeler devam eder.
Aralarında Kürtlerin, Ermenilerin, Hellen-Rumların, Asuri-Keldani-Süryanilerin ve Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceği konusunda tartışmalar, görüş alışverişleri yapılır. Bolşevikler, ingiliz, fransız yayılmacılığına karşı ittihatçılarla birlikte davranıp, ittihatçıların sömürgeleştirme projelerinin başarılı olması için gerekli katkıları sunarlar.
Berlin Antlaşmasında belirtilen şartlar yerine getirilmediği için İngilizler, Kıbrıs’ı, Rus yöneticiler ise Kars ve Ardahan’ı Osmanlıya iade etmezler. Ta ki Ekim 1917 de iktidarı imparatorluk yöneticilerinden alan Bolşevikler ittihatçılarla dostluk, dayanışmayı daha fazla derinleştirene kadar. Halkların kendi kaderlerini belirlemesi sloğanını Kürdistan, Pontos halklarına layık görmeyen bolşeviklerin ittihatçılarla olan ilişkileri çok özeldir.
Pontos’daki Hellenes-Rumlar, 1914-18 sürecindeki sürgün ve soykırımlardan geriye kalabilenler, sömürge bir memleketin insanları olarak yaşamak istemezler. 1919-23 sürecinde de Helenler soykırım yaşamaya devam edeceklerdir. Onlar, ulus olarak kendilerini korumak için çözümler ararlar.
İttihad-ı Teraki Partisi’nin bütün birimleri 1918 sonrasında da faal halde olduğundan gelişmeler sürekli merkezlere bildirilir. Yerel örgütlemelerin sadece isimleri değiştirmiş olup, örgütlemelerde yer alan kişiler falliyetlerine devam ederler. İletişim araçları tümüyle ittihatçı kadroların denetimleri altındadır. Muhaliflerin seslerinin duyulması engellenir. Konstantinopolis'de bulunan ittihatçılar istihbarat çalışmaları sonucu osmanlı sömürgesi olan memleketlerdeki gelişmelerden haberdar olurlar.
Enver, Cemal, Talat, Bahaeddin Şakir ve diğer kadrolar osmanlı sınırları dışındaki ittihad örgütlenmesini canlı tutar ve çalışmalarını devam ettirirler. Sınırlar içinde de daha önce kendilerinin alt birimleri olan kişilerle dayanışma, bilgi alış verişi içindedirler. Altın, para, silah, bilgi, insan ihtiyacını düzenli olarak karşılarlar.
Sadece emperyalist amaçla çıkarılan 1.Dünya Savaşı’nda başarılı olunmamıştır. Savaş kaybedilmiştir. Osmanlı İmparatorluk yönetiminde ise boşluk yoktur. Bütün osmanlı kurumlarında, kuruluşlarında ittihatçı kadrolar mevcuttur. Bu kadrolar 1919 itibarıyla M.Kemal ve arkadaşlarının emirleri dogrultusunda faaliyet yürütürler. Günlük bilgilendirmeler devam eder. İttihatçılar Konstantınopl-Angora-Moskova-Berlin güzergahlarında bilgi akışı sağlarlar. Konstantinopl’dan Paris merkeze gönderilen haftalık bir rapor da ilişkiler açıklanıyor.
“Sevres Antlaşması’nın resmen tanınması
Milliyetçiler; Angora ile Moskova Hükümetleri arasında sağlanmış olan bir antlaşmadan hemen sonra, Bolşevikler, Kemalistlerden Anadolu’nun belirli başlı sancakların da konsolosluk kurma yetkisini istediler. Sovyet konsoloslukları Trébizonde, Erzîrom, Eskişehir, Césare, Sévastia ve Konya’da açılacaktır.
Öte yandan Yeni Gün gazetesi, Talat Paşa’nın etkinliği konusunda detaylı bilgiyi Angora’ya veriyor. Şöyle diyor; Talat Paşa’nın etkinliği konusunda yetkili bir kişi tarafından bize verilen bilgilere göre kendisi şu anda Avrupa’da bulunuyor. Yani müttefik güçlerinin işgali ile ilgili olarak yapılan yeni örgütsel girişimler, kapitalist ve emperyalist güçlere karşı Müslüman dünyayı ayaklandırma amacı taşıyor.
İttihatçı eski büyük vezirin yaptığı açıklamalar şunlardır; “ Politikanın esas amacı Türkiye’nin müttefik kuvvetleriyle olan antlaşma sonucundan bu yana Bolşeviklerle işbirliği antlaşmasının imzalandığı ki bu antlaşma şu anda bitmiş durumdadır.
Moskova samimi ve kesin bir şekilde Türklerin Doğu da operasyon yapmalarına güven vermiştir. Bu görevin sorumluluğu Enver Paşa tarafından üstlenilmiştir. Kendisi Moskova’dadır. Lenin ve Troçki’yle görüştükten sonra yeni görevine dönmek için Bakü yolunu alacaktır. Lenin ve Troçki tarafından kendisine çok sıcak görkemli bir resepsiyon hazırlanmıştır.”
Öyle sanılıyor ki Kemalist Türkiye, Sovyet Rusya rejimine yakın bir rejim olma yönlü gelişme gösterecektir. Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyetleri ilanıyla Anadolu’da genel seferberlik ilanı kararı alınmış, İstiklal Mahkemeleri kurulmuş ve Kemalistlerce şüpheli görülen, kendilerinin hoşlarına gitmeyen kişiler bu mahkemelerde yarğılanmaya başlanmışlardır.
Kemalistlerin, Rus bolşevizmi ile benzerlikleri daha önce hakiki belgelerle kanıtlanmıştı. Halk komiserliği bu konu da ek açıklama yapmıştı. Angora Hükümeti’nin şefleri bunu kabul ettiler. Gözlerimizin önünde bir nota var. Bu nota, Dışilişkiler Halk Komiseri Ahmet Muhtar tarafından imzalanmıştır. Bu belge Zonguldak’taki fransız askerlerine yollanmıştır.
A.Muhtar, Fransız askeri yöneticilerine diyor ki “Zonguldak bölgesindeki idari işlere karışmayın.” Fransız askeri yöneticilerinin hiç bir özel soruna müdahale etmemeleri, ilgilenmemeleri, özellikle Türk makamlarının yerel toplumun göçü konusunda, yani Ermenilerin Zonguldak’tan, Konstantinopolis’a göçertilmelerine karışmamaları isteniyor.
Rus destekçiler, katkılarıyla, başarılarıyla, Türk milliyetçilerinin zaferlerini takviye ediyorlar. Gelişmeler Türkleri öyle bir ruh hali içine koymuşki, sanki ilkin Yunanlılar, sonra Fransızlar hızlı bir şekilde bu bölge de denize atılacaklardır. Biz her an buradan atılma tehlikesini yaşıyoruz.
Şunu da ekleyelim ki, Angora’nın istihbarat servisi çok önemli ve çok ciddi bildirileri Fransa’ya göndermeyi deniyor. Bu konu da özellikle Zonguldak’tan gelen italyan gemilerini gözlem altına almayı önemsiyor.
Nihayet bir kaptan tarafından yönlendirilen Sovyet deniz misyonu bir kaç deniz subayıyla birlikte kısa bir süre sonra Trebizonde’ya gelecek ve oradan da Angora’ya gidecektir. Bu misyon Türk limanlarında bulunan yük gemilerini ve askeri malzemeleri incelemekle görevlendirilecek.”
(A.E.M.A.F. 3.Bureau, Section d’Orient, No; 2381, Midi; 3 büro, Mareşal Foch, ikinci nüsha, Konstantinopol, 21 Kasım 1920, Sevrin ele alınışı)
Burda sorulacak soru şudur; mademki emperyalistler Osmanlı İmparatorluğu’ nu işgal etmişlerdi, nasıl oluyorda ingiliz ve fransız gemilerinin, görevlilerinin bulundukları yerlerde osmanlı asker-sivil görevlileri ingiliz ve fransızlara emir verebiliyorlar?
İşgalci mentaliteyi red ettiklerini, halkların bağımsızlıklarından yana olduklarını, sosyalist rejim oluşturduklarını, Rus Çarlığı’nın yayılmacı amacını benimsemediklerini açıklayan Bolşevikler teoride böyle deselerde, pratikleri tümüyle çarlığı çağrıştırıyor. Bolşevikler, ittihatçılarla işbirliği yapıp, her türlü desteği sunarlar. Bunun adı da “ingiliz, fransız , italyan emperyalizmi”ne karşı halkları korumaktır!
Kürdistanlıların, Pontosluların, emperyalist-kapitalistlerle işbirliği yaptıklarına, Bolşevikler tarafından desteklendiklerine dair propağanda yapanlara en iyi yanıtlar o dönemki fransız askeri ateşelerinin merkezlerine ulaştırdıkları ve gelişmeleri, ilişkileri anlatan raporlarda mevcut. Bolşevikler sadece soykırımcı enverist-kemalist yapıyı desteklerler.
İşgalci dikta rejiminin güçlenmesinde bolşeviklerin ittihatçılara sundukları destekler hep gizli tutuldu, tutuluyor. Ekim 1917’nin mimarları anti-emperyalist söylemleriyle birlikte 1913’den itibaren temel atan bir diktatörlüğün daha çok güçlenmesine yardımcı olmuşlardır. Onların Angora’ya gönderdikleri elçiler ağırlanır, kendilerine hediyeler sunulur.
Bolşevikler, Pontus, Ermenistan, Kürdistan ve Mezopotamya’daki halkların tarihleri, istemleri, konumları hakkında da yanıltılırlar. Ezilen halklara destek sunma, devrim ihraç etme, baskıcı rejimleri değiştirme, sosyalizmi inşaa etme düşüncesi bir söylemden ibarettir. Jeopolitik dengeler her şeyin üzerindedir. Bolşevikler, Çarlık Rusyasının sınırları içinde kişilik kazanmışlar, şekillenmişler, ittihatçılar ise osmanlı sınırları içinde. Her iki kesimde de egemonyacı anlayış ağırlığını his ettirir. Ki ittihatçıların uygulamalarını benimseyen, örnek alan bolşevikler de daha sonra ki süreçde aynen II.Abdülhamit’in projelerini yaşama geçiren ittihatçılar gibi ulusal gelişmeleri, devletleşmeleri engellemek için ulusları bölmeyi, dağıtmayı, sürgün etmeyi başlatacaklardır.
Türk-Rus antlaşması
“Türk-Rus antlaşması;
Sovyetler ve kemalistler arasında yapılmış olan ittifak ve taahhütler;
Türkiyenin sınırlarını, toprak bütünlüğünü güvence altına almak ve türkler tarafından ikamet edilen bütün toprakları onların idaresine bağlı kılmak.
Türkiye, Suriye ve Arabistan’da oluşturulan yeni devletler üstünde kontrol hakkını kullanacak.
Türkiye, Türkiye’de kominizmin gelişmesi için faaliyet gösterecek olan sovyet delegelerinin çalışmalarını kolaylaştıracak.
Türkiye ve Rusya Müslüman ülkeleri özgürleştirmeyi taahhüt ediyorlar. Yabancı boyunduruğunda olan Hindistan, Cezayir, Mısır, Fas, ve Tunus’un bağımsızlıklarını güvence altına alacaklar.
Rusya kendi toprakları üzerinde, sınırları içinde kurulmuş Müslüman devletlerin bağımsızlıklarını tanıyacak ve onların toprak bütünlüklerini güvence altına almayı taahhüt eder.
Rusya, Türkiye’ye malzeme, araç-gereç ve parasal olarak yardımı taahhüt eder.
Rusya, Türkiyenin isteği üzerine bütün kadrolarıyla, gerekli olan malzeme ve techizatlarıyla birlikte iki askeri birliği, kolorduyu gönderecek. Eğer gerekirse ek kolordularda takviye etmeyi taahhüt eder.
Her iki hükümetin onayı beklenmeksizin işgalcilere, düşmanlara karşı düşmanlık devam ettirilecektir.”
(A.E.M.A.F. 3. Bureau, Section d’Orient, C.S., sayfa; 6, örnek; l, Genel istihbarat No: 21, Constantinople; 23.11.1920, Midi N.5, A.E, Türkiye, Kaynak; Çok ağırbaşlı bir ishihbaratçı-yine kesilmiş bilgi - Kısmen tebliğ)
Bolşeviklerin görevlendirdikleri bir heyet Erzurum'da Kâzım Karabekir tarafından karşılanır. Bolşeviklerin ittihatçılara gönderdikleri altınlar hastanenin kantarında tartılır. Altın ve cephane transferi Karadeniz üzerinden yapılır. Osmanlı Ordusu’yla, Kızılordu ortak harekâtlar yaparlar. Kızıl Ordu mensupları Çukurova da boy gösterirler.
Bolşevikler, uzun süre ittihatçıları desteklerler. Muhaliflerin görüşlerini dikkate almazlar. İttihatçılar-kemalistler ve bolşevikler arasındaki ilişki stratejik müttefiklik düzeyindedir. Mart 1922 de Büyük Millet Meclisi’nin açılış konuşmasında M. Kemal bu durumu açıkça izah eder.
Resim 20 Günlük rum erkek giysisis.
Le Musée Lychostatis Hersonissos-Crete
Özel görevlendirmeyle, Pontos’a, Kürdistan’a gönderiliş, 19 Mayıs 1919 ile ilgili bilgisizlendirmeler
Konstantinopolis’da Damat Ferit Paşa’yla görüşen Michel Paillares’in anlatımları o günkü durumu, ilişkileri anlama açısından yararlı. ; « 1892 ile 1914 arası pek çok sefer imparatorluğu ziyaret ettim. 1919’da, Konstantinopolis’a döndüğümde, Claude Farrére’le Haliç’den, Marmara’ya doğru bizi götüren bir gemideyken, O, bana “Konstantinopolis kan içinde.” dedi.
1908, 1910, 1912 ve 1914 yıllarında Enver ve Talat’ın yönetimindeki osmanlıların falliyetlerinin, çalışmalarının hesaplarını yaptım. Ne yazıkki Amerika’nın ve Avrupa’nın ilk anketleri-araştırmaları tamamen aldatıcıydı. Osmanlı da, Kızıl sultan sadece bir tek tirandı. Şimdi ise onun yerinde sadece bir tek değil, üç, on, bin tane tiran vardı. Hıristiyan topluluklar, eski rejime rağmen çok daha fazla baskı ve hakaretlere maruz kalmışlardı.
Henüz Makedonya kahramanının ilan edilmesinin üzerinden bir yıl geçmiştiki yapılan cinayetler had safhaya gelmişti. Sadece Cilicie’da 25.000 ermeni boğazlanmıştı. İmparatorluk baskısı altında olan Kürtler, Yahudiler, Yunanlılar, Ermeniler ve Arnavutlar korkunç acı çekiyorlardı. Selanik reformları, Bab-ı Ali’nin otoritesini arattırıyordu. Hiç bir kilise olmayacaktı. Sadece onların bayrağı dalgalanacaktı.
M.Kemal halk tarafından fazla tanınmaz. Kendisi Pangaltı askeri okulunda öğrenim görüyor. Almanya’da öğrenimini bitiriyor. Sofya’da askeri danışmanlık yapıyor. Tüm osmanlı ordusu subayları gibi, O da, alman hayranıdır. Karakteri icabı kendisinden üst rütbede olan subaylara itaaat etmez. Kendisini onlardan büyük görür. Bundan dolayı Celal Paşa ile şiddetli bir çatışmaya girer. Savaş başladığında kendisi albay rütbesindedir.
[....]maceracı karakterinden ötürü Bab-ı Ali’nin kendisinden endişe duymasına neden olur. Bundan dolayı Damat Ferit Paşa onu 3.Ordu genel müffetişi olarak eyaletlere göndermeyi uygun görür. M.Kemal, kendisine verilen bu misyonun ve hareket koşullarının farkındadır. Konstantinopolis’da, Haydar Paşa iskelesinde, Canik’e hareket etmeden önce şöyle der ; « Gidiyorum, ancak bana uygun düşecek günde geri döneceğim. »
Kendisine verilen görev ; M.Kemal, hareketsiz hale gelmiş jandarmaları örgütleyecekti. Aynı zaman da Müslüman toplulukları silahlandıracaktı. Böylece barış konferansı tartışmalarında müttefik devletler üzerinde bir baskı oluşmasına hizmet edecekti. O, Anadolu topraklarına adım atar, atmaz Türkler için Türkiye isteminde bulundu. Enver ve Talat’ın kaçmalarından sonra bir şefe ihtiyaç vardı. Bu kişi ise M.Kemal’di. » (Michel Paillares, Le Kémalisme Devant Les Alliés, Edition du « Bosphore », Constantinople, 1922, p.13, 49)
Osmanlı, imparatorluktu. Çok farklı halklar, memleketlerin insanları Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine haps edilmişlerdi. M. Kemal, Osmanlı saltanatı içindeki “ hükümetler kavgasının ” bir tarafıdır. M. Kemal ve arkadaşları-önderliği, Osmanlı yönetiminden kurtulmak isteyen halkların sahip oldukları toprakları yeniden işgal etme çabasına girişmişlerdir. Bu yönleriyle işgalcidirler. Osmanlı anlayışının bir başka görünüşle devam etmesini sağlamak için eski proğramlarını güncelleştirirler. Osmanlının devamıdırlar. Ne yapsalar da bazı doğal gelişmeleri engelleyemezler. Osmanlı egemenliğindeki topraklarda 24 ayrı, yeni devlet kurulur. Bağımsızlık aşkı halklara sınırları çizdirtir ve olmaması gereken egemenliklere son verdirtir.
Türk kelimesini “ barbar, vahşi ve zalim ” şeklinde yorumlayan ve bu ırkı aşağılayan Hıristiyan inancı mensupları, kendi çıkarları söz konusu olduğunda, savaşın dışında diplomasi dilini de kullanmaya başlarlar.
Batılılardan milliyetçiliği öğrenen ve kendileri çok büyük çoğunluk olarak Balkan halklarından olan, Türk ırkından olmayan dönmeler “Jeune-Turc”ler, milliyetçiliği dönüştürürler. Hem balkan, hem de kafkas halklarından kadrolar oluştururlar. Irkçılığın, diğer halkları aşağılamanın, horlamanın, ezmenin, insan yerine koymamanın, sosyal, kültürel, ekonomik, siyasal değerlerini mahvetmenin, asimile etmenin en ilginç ürünlerini savaş öncesi, süreci ve sonrası vermeye başlamışlardır.
M. Kemal, Osmanlı yönetimi tarafından askeri okullarda özel olarak yetiştirilmiş bir şahsiyettir. Ordu mensubudur. İstihbaratçıdır. Sivil olmadığı gibi halk kahramanı da değildir. Halka karşı devleti temsil edendir. İstihbaratçı olarak Kuzey Afrika’da yerel giysiler içinde, bir başka yerde askeri elbiseler içinde poz verir. Görevi gereği gerektiginde askeri rütbe, gerektiginde sivil rütbe taşır.
Askeri okullarda, ajan olarak yetiştirildiği osmanlı devlet birimlerinde, almanların kendisine sundukları kendisini ajan olarak geliştirme olanaklarından yararlanmasını bilir. Bundan dolayı da osmanlı sarayına rahatlıkla girip çıkan biridir. Saray kendisine güvenir.
Mustafa Kemal, Vahdettin'in şehzadeliği döneminde yaptığı Almanya seyahatinde Vahdettin’e yardımcı, emir subayı olarak eşlik eder. 30 Ekim 1918 Mondros antlaşmasından sonra Osmanlı Hükümeti’nin bulunduğu Konstantinopolis’a giderek siyasi temaslarda bulunur. Özel yazışmalarını “ Hükümdar Hazretlerinin Emir subayı Eski Yıldırım Grubu Kumandanı Tuğgeneral Mustafa Kemal” sıfatıyla imzalar. M.Kemal öncelikle Osmanlı Hükümeti'nin çalışmaları içerisinde yer alır. Çeşitli devlet temsilcileriyle görüşmelerde bulunur.
Osmanlı İmparatorluğu Genelkurmay mensupları ateşkes sonrası Konstantinopolis’un Erenköy semtin de günler süren toplantılar gerçekleştirirler. Osmanlı toprağı olarak kabul ettikleri alanlarda görevlendirme tartışmaları yaparlar. Üzerinde durulan isimlerden biri Tuğgeneral Mustafa Kemal’dir. Mart 1919 da Mustafa Kemal isminde karar kılarlar. Genelkurmay mensupları kararlarını padişah Vahdettin'e iletirler. Özel Örgüt- Teşkilat-ı Mahsusa tarafından M.Kemal’le ilgili özel görevlendirme yapılır.
M.Kemal çok geniş yetkilerle donatılır. M.Kemal’le, Osmanlı Padişahı Vahdettin'i birbirlerine yakınlaştıran nedenler nelerdi? Enver Paşa ve ekibi darbelerle saltanatı teslim aldıkları gibi, son savaşta da temel hedefleri olan daha fazla sömürge edinme amaçlarında da başarılı olamamışlardır. Sömürgelerin bir kesimini kaybetmişlerdir. Onların, savaşı yönetenler olarak osmanlı kanunlarına göre yarğılanmaları gerekirdi. Kendilerine dokunulamaz. Kendileri kanunları uygulatan veya uygulatmayan şahsiyetlerdirler. İmparatorluğu idare edenlerdirler. Kanunlar İttihad-ı Terakki Partisi’nin diğer yöneticilerine uygulanır.
Onlar, almanların koruması altında Konstantinopolis’i terk ettikleri halde, sınırlar dışında, sınırlar içindeki M.Kemal ve diğer çalışma arkadaşlarıyla birlikte imparatorluğu yönetmeye devam ederler. Yazışma mektupları, bilgi alış verişi emperyalist-kapitalist devletlerin arşivlerinde bulunmaktalar. İki teşkilatçı Enver-M. Kemal Paşaların dayanışmaları, iktidar kavgaları, müdahaleler, saf dışı bırakmalar diğer ülkelerin askeri ateşeleri tarafından ayrıntılı olarak bağlı oldukları merkezlere iletilir.
Konstantinopl vilayetinin, bugün İstanbul olarak adlandırılan ilin çok küçük bir kesiminde ingilizler bulunmaktalar. Topkapı surları, Galata bölgesi gibi. Yaratılan yalan tarihte; Konstantinopolis’den çıkışın çok gizli yapıldığı, İngilizlerin ve Bab-ı Ali yönetiminin gidişten haberdar olmadığı yazılmıştır.
Bu hikaye manastırlarda bizlere ezberletildi, halen ezberletiliyor. Her 19 Mayıs’da devlet tarihçileri tarafından yazılan şeyler gerçek tarih olarak bizlere okundu, okutuldu. Dakikalarca ayakta bekletildik. Irkçı, halkları aşağılayan marşların eşliğinde bu hikayeleri dinledik. Bize “ Ögrenciler dinlemek istiyor musunuz? Dinlemek istemeyenler gidebilirler.”denmedi.
Emperyalistlere ve hilafet yönetimine karşı “Türk kurtuluş savaşı” olarak sunulan bu gidişi Osmanlı Sultanı Vahdettin onaylar. Emperyalist denilen devletin görevlisi de geçişi sağlar. Vahdeddin (V.Mehmet); Abdülmecid'in eşi Henriette'nin oğludur. Diğer osmanlı sultanlarının anaları gibi köken olarak ne türk ne de müslümandır.
John Godolphin Bennett, İngiliz Kraliyet Mühendisi olarak görev yaparken, 1919’da Konstantinopolis’e gönderilir. O, İngiliz Birliklerinin istihbarat subayı olarak çalışır. Mustafa Kemal dahil 35 Osmanlı generali veya üst rütbeli subayına Konstantinopolis’den, Samsun-Amissos’a geçişleri için vize veren kişidir.
Padişah Vahdettin, Mustafa Kemal kendisine yakın bulur. O, saray damadı olmak için fazlasıyla çabalamıştır. Başarılı olamamıştır. Enver Paşa saray damadı olmayı becerdiği içinde M.Kemal, Enver Paşa’yı çekemez.
Padişah Vahdettin M.Kemal’in çalışma arkadaşları olan kişilerin istedikleri kararları onaylar. Mustafa Kemal, 15 Mayıs 1919’da İstanbul’daki Yıldız Sarayı’nda Sultan Vahideddin ile görüşür. Geniş yetkileri içeren padişah emri acil olarak yazılır, çıkarılır. Atamayla ilgili işlemlerin tamamlanması için çok acele edilir.
Bir başka gerçeklik ise Konstantinopolis ve Samsun-Amissos, Büyük Britanya’nın, İngilizlerin kısmi denetimi altındadır. İngilizlerden izin alınmadan Konstantinopl’daki Galata limanı geçiş için kullanılamaz. Samsoun-Amissos limanına da çıkılamaz. İngiliz İrtibat Kumandanı Binbaşı Millingen, Samsun-Amissos’a gidecek olan 35 kişinin hepsinin kurmay subay olduklarını açıklıyor.
16 Mayıs 1919 günü, İngiliz İstihbarat Subayı Yüzbaşı John Godolphin Bennett, onaylanan isimlerin yazılı olduğu resmi sayıların arka sayfasına vize damgalarını basar. M.Kemal, aynı gün öğle saatlerinde Osmanlı Sultanı Vahdettin’le son kez görüşür. Galata rıhtımında, vapurda bekleyen çalışma arkadaşlarıyla birlikte Samsun-Amissos’a hareket eder.
İngiliz İstihbarat Komutanı John Bennett’in anlattığı gerçekler; “Bizden ruhsatname, vize istendi. Bir Türk subayının bozağı geçmesi için o zaman vize lazımdı. Geçişi için vize istenilen kişinin Osmanlı Padişahı’nın emin olduğu bir adam olduğunu anladık. Padişah Vahidettin kendisine çok güveniyordu. Yalnız heyette 3-4 kişi yerine, 35 kişi, büyük subaylar, albay, tuğgeneral filan vardı. Bu kişiler kurmay subaylar heyetindendiler. En mühimleriydiler ve gidiyorlardı. Ben bu gidişi sadece bir müfettişlik için çok buldum. Bunun için bunların hepsine vize vermeyi sorumluluğumun üstünde gördüm.
Bana, “3-4 kişi gelecek, vize vereceksin” talimatı verildi. 35 kişi ve hepsi kurmay subaylar. Levazım falan değil, teğmen falan değiller. Bunun için bütün evrakı, dosyayı aldım. Harbiye mektebinin orada bizim İngiliz Kumandanlığı vardı. Oraya gittim. Dedim ki, 3-4 kişi yerine, 35 kişi gitmek ister. Vizeyi verebilir miyim? Onlar telefon ettiler. Cevap geldi; "Padişah güveniyor. Siz vizeleri veriniz. Ne lazımsa yapılsın ve Mustafa Kemal gitsin.”
Ben gittim. Belgeleri imzaladım, vizeleri verdim ve teslim ettim. Anladım ki orada bir şey, bir heyecan var. Fakat hiç bir şey söylemedim. Çünkü sorumluluk bana ait değildi. Bizimkilerin biraz anlamadığı bir şey vardı. Ben bunları tanımaya başladım ve hissettim. En ileri gelen, en zeki subayların seçildiklerini gördüm. Yani bu gidiş sadece bir müfettişlik için değildi. Tabi o zaman hiç kimse, hiç kimse, buradaki milliyetçiler, bir düzenleme, bir ordu, bir isyan hali olabileceğine inanmazdı.
Biliyorsunuz ki, Yunanlar daha işgal etmemişlerdi. Mustafa Kemal derhal oraya geçmişti. Bence biraz acele, o kadar acele etmek yok idi. Yalnız Yunanlar'ın işgal ettiği haberi gelince, bunlar derhal karar verdiler. Çünkü Şavaş Bakanlığı’nda hazırlık tamamlanmamıştı. Belki bunun için biz 35 vize verdiğimiz halde yalnız 19 kişi gitti. Çünkü hepsi hazır değildi. Ben çok iyi hatırlıyorum ki 35 vize verildi. Smyrne’nin işgali sebebiyle acele gitmişler. Kim hazır değilse, sonra geçsin denildi”( http://www.gelawej.net, Ocak 2006 )
M. Kemal, en üst birim osmanlı askeri kurmayı olarak Pontos, Ermenistan ve Kürdistan’daki halklara yönelik yeni kırım emirleri vermesi amacıyla görevlendirildiğinde, padişahın huzuruna son çıkışında, kurulması olası bir Ermenistan, Pontos ve Kürdistan'ın oluşumuna sebep ve bahane olabilecek en küçük bir gelişmeye meydan vermeyeceği sözünü verir. Padişahının, efendisinin, sakin ve rahat olmasını ister.
Gerçekleri M.Kemal’in anlatımlarından aktarmak en doğru yaklaşım. Mustafa Kemal, Küçük Mabeyn'de Sultan Vahdettin'le 15 Mayıs 1919 yaptığı son görüşmeyi şöyle anlatır ; « Yıldız Sarayı'nın ufak bir salonunda Vahdettin'le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirsegini dayamış oldugu bir masa ve üstünde bir kitap vardı. Salonun Boğaziçi'ne doğru açılan pencerelerinden gördügümüz manzara şu ; Birbirine muvazi hatlar üzerinde düşman zırhlıları, bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı'na doğrulmuştu....Manzarayı görmek için, oturdugumuz yerlerden başlarımızı saga, sola çevirmek kafi idi.
Vahdettin hiç unutmuyacağım şu sözlerle konuşmaya başladı: “-Paşa, paşa, şimdiye kadar bu devlete çok hizmet ettiniz. Bunların hepsi bu kitaba girmiştir. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa devleti kurtarabilirsiniz!” dedi.
-Hakkımdaki teveccüh ve itimadi arz-i teşekkür ederim, elimden gelen hizmette kusur etmiyecegime emniyet buyrunuz, dedim.
-Sonra:
- Merak buyurmayınız efendimiz, dedim, nokta-i nazar-i şahanenizi anladım. Irade-i seniyye olursa hemen hareket edecegim ve bana emir buyuruklarınızı bir an unutmuyacağım.
- Muvaffak ol !
-Hitab-i sahanesine mazhar olduktan sonra huzurundan çıktım.
Seryaver Naci Paşa koridorda elinde ufak bir mahfaza içinde bir şey tutuyordu:
- Zat-i Sahane'nin ufak bir hatırası, dedi.
Kapağın üstünde Vahdettin'in inisyalleri işlenmiş bir saatti. Peki, teşekkür ederim, dedim.Saati yaverim aldı. Sonra Yıldız Sarayı'ndan çıktığımız ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir ihtiyatle, ayaklarımızın patırtısını işitmekten korkarak, saraydan uzaklaştık"
(Général Sherrill, A.B.D. Eski Türkiye Büyükelçisi, Adam-Eser-Memleket, Plon Yayınevi, s.48, Paris, 1934)
M.Kemal kendisi Padişah Vahdettin ile olan görüşmesini, görevlendirilmesini şema halinde kagit üzerine çizerek anlatır. M.Kemal’in, Pont-Euxin’e (Pontos) gönderilişini, görevlendirilişini kendisinin bizzat kağıt üzerinde çizerek anlatması, T.C.de resmi devlet tarihi olarak okutulan ve doğru olmayan cümlelerin anlaşılması açısından önemli.
M.Kemal III.Ordu'ya müfettiş olarak tayin edilmiştir. O, hem askeri yöneticilere, hem de sivil idarecilere, mülkiyelilere emir verme yetkisi olan bir zattır. M.Kemal’in, teftiş dairesindeki askeri kıtalardan başka, komşu kolordulara ve vilayetlere emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak veya tayin edecek bir yetkilidir. 6 Mayıs 1919 tarihli Harbiye Nezareti talimatnamesine göre Mustafa Kemal’in askerî ve mülkî görevleri;
a-Bölgede iç güvenligin saglanması ve güvenli olmayan durumun sebebinin tespit edilmesi.
b-Bölgede öteden beri parçalı bir halde varlığından bahsedilen silahların ve cebhanenin bir an evvel toplatılarak uygun depolara konularak muhâfaza altına alınması.
c-Çeşitli alanlarda bir takım gurupların var olduğu ve bunların asker toplattığı ve gayr-i resmî bir şekilde ordunun bunları himâye ettiginin iddia ediliği, böyle gruplar mevcûd olup da asker topluyor, silâh dağıtıyor ve ordu ile de ilişkide bulunuyorlarsa kesinlikle yasaklanmları ve lağv edilmeleri belirtiliyor.
Bu cümlelerden de, İttihad-ı Terakki Partisi mensuplarının çalışmalarını aksatmadan, aralıksız sürdürdükleri anlaşılıyor.
Bu amaçları gerçekleştirmek için; iki fırkalı olan üçüncü ve dört fırkalı olan onbeşinci kolordular müfettişlik emrine verilir. Bu kolordular harekât ve güvenlik konusunda doğrudan doğruya müfettişliğe ve özel işlemler ve genel huzur vesâire gibi konularda belirtildiği gibi savaş bakanlığı ile bilgi alış verişinde bulunacaklardır.
Fırka veyahut mıntıka kumandanlığı veya özel göreve tayîn edilecek subayların tayîn ve tebdîlleri müfettişliğin olanakları dahilinde veya talebiyle olacaktır. Bununla birlikte diğer konularda gerek ve menfaat görerek müfettişliğin verdiği talîmatı kolordu kumandanlıkları aynen tatbîk edeceklerdir. Müfettişlik bölgesi Trebizonde, Erzirom, Sivas, Van şehri, Erzingan ve Canik bağımsız livâlarını kapsadığından müfettişliğin yukarıda sıralanan devredilecek görevler için vereceği bütün talîmâtı bu vilâyetlerle, mutasarrıflıklar doğrudan doğruya uygulayacaklardır.
Müfettişlik sınırlarına bitişik vilâyât ve elviye-i müstakille (Diarbekır, Bilis, Mamuret-ül Eziz, Angora, Kastamouni vilâyetleri) ile kolordu kumandanlıkları da müfettişliğin görevi uygulama sırasında dogrudan yapılacak başvuruları dikate alacaklardır.
Müfettişliğin askeri konulara ait merci, Savaş Bakanlığı olmakla beraber diğer konular için üst makamlamlarıyla bilgi alışverişinde bulunucak ve bu muhâbereden savaş bakanlığı haberdar edilecektir.
Savaş Bakanı Müşîr Şâkir Paşa resmi yazıyla Savaş Bakanlığı Muhasebe Dairesine talimat verir. 3.Ordu Kıta Müfettişliği'ne tayin edilmiş olan Tuğgeneral Mustafa Kemal ve kendisi ile birlikte görevlendirilen şahısların giderlerinin bakanlığın bütçesinden karşılanacağı, heyette yer alanların askeri görevler nedeniyle seyyar olarak görev yapacakları, bundan dolayı çok fazla gider gerekeceği, maaşlarına, giderlerine ek olarak verilmesi gereken bütçe için yeterli miktarın bulunmadığı izah edilir. Tahsis edilen miktarın yarısı olan 57.269 kuruşun verilmesi için Maliye Bakanlığı’na emir verilmesi istenir. Görevlendirmenin, emrin, ermiş padişaha ait olduğu hatırlatılır.
M.Kemalin yönettiği darbe ve sonrası
5 Ekim 1919’da Damat Ferit Paşa Hükümeti düşürülür. Yerine Ali Rıza Bey geçirilir. M.Kemal, 21 Nisan 1920’de 14., 61.Kolordu Komutanlıklarına, Refet Beyefendi’ye, bütün vilayetlere Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri Merkez Komiteleri’ne, bütün belediye başkanlıklarına çağrıda bulunur. “ I. 23 Nisan Cuma günü namazdan sonra Angora’da B.M.M.açılacak, Cuma günü meclis açılmadan önce Hacı Bayram Camii’nde namaz kılınacak, bu namaza bütün milletvekili adayları katılacak, Kur’an okunacak ve müminlere çağrıda bulunulacak. Namazdan sonra özel olarak düzenlenen bir lokalde toplanılacak ve binaya girmeden önce koyunlar kurban edilecekler. Toplantı sırasında bütün kolordu komutanlıkları özel güvenlik tedbirleri alacak, camiyi ve binayı koruyacak. Bu kutsal günün anlamını belirtmek için Kur’an’dan sayfalar ve Peygamberin hayatını dile getirecek pasajlar okunacak, vilayetlerde, valilerin katılmalarıyla özel törenler düzenlenecek. Vatanımızın tehlike de olduğunu belirtmek için minarelerden Kur’an’ın okunacak. Hutbe sırasında Yüce Sultanımızın, Halifemizin sağlığı için dua edilecek ve temennilerde bulunulacak.
Cuma namazından sonra Yüce Sultanımızın, Halifemizin kutsal kişiliği ve önemi üzerinde durulacak, vatanın tehlike de oluşu nedeniyle her vatandaşın bu konudaki sorumluluğunu ve yurtsever görevini yerine getirmesi için ulusun temsilcilerinden oluşan B.M.M.ne görev devredilecek. Sonra Yüce Sultanımızın, Halifemizin inancımızın ve milletimizin bağımsızlığının temsilcisi, kurtarıcısı olduğuna ilişkin dualar okunacak.
Yurtsever ve dini merasimlerden sonra camilerin çıkışlarında B.M.M.nin açılışı nedeniyle bütün Osmanlı kentlerinde yüksek otorite merkezinde tebrikler kabul edilecek. Cuma namazından sonra mevlüt okunacaktır. Bu bildirinin bütün yerleşim birimlerine, ülkenin bütün kurumlarına ulaştırın. Her tarafa asın, dağıtın.
Allah’a duacıyız. Bize başarmamız için katkıda bulunsun.
Temsil Komitesi Adına
Mustafa Kemal”
M.Kemal, 22 Nisan 1920’de şu telgrafı gönderir; “Allah izin verirse B.M.M.si 23 Nisan 1920 Cuma günü açılacak ve çalışmalara başlayacaktır. Bu mesajla B.M.M.nin tek yasal otorite olduğunu ilan eder, tüm askeri ve sivil otorite olarak milletimizin emrinde olduğunu beyan ederim.
Temsil Komitesi adına
M.Kemal”
General Sherill, L’homme l’oeuvre, le pays, Traduit de l’anglais par Pierre Carolet, Librrairie Plon, s.79, 80, 81, 82)
Nasıl gazi yapıldı? “Sakarya savaşı sırasında düşmanın ilerlemesini izlemek için attan indi ve sıgarasını yaktı. At, kendisinin kibriti çakmasından ürktü. M.Kemal’in yanından geçip, M.Kemal’e çifte attı. Atın çiftesi böbrek kesimine rast geldi ve M.Kemal sol yanı üstünde yere düştü. İlkin bu olay önemli olmayan bir kaza olarak düşünüldüyse de Polatlı’da kurulan genel karargahda yapılan kontrol de üç kaburganın kırıldığı, bir kaburganın da akcigerini zedelediği ortaya çıktı.” diyorlar. (General Sherill, L’homme l’oeuvre, le pays, Traduit de l’anglais par Pierre Carolet, Librrairie Plon, s.94)
Resim 21 Bir köy evinin mutfağı.
Le Musée Lychostatis Hersonissos-Crete
Soykırım, diaspora ve sonuçları
Helen-Pontus halkı vatansızlaştırıldı. Bu halk kökenlerinden koparılıp atılan olgun bir ağaç gibidir. Sökülüp atıldıktan sonra yeşerdiği, ürün verdiği toprakla alakası olmayan bir ortam da yeniden yeşerme, ürün verme çabasına girdi. Bu ağaç kendi toprağındaki gibi yeşeremedi, kök salamadı, ürün veremedi. Gövdesindeki yara izleriyle, kırılan, kopartılan damarları olmadan fırlatıldığı noktada yarı eğik tutunmuş durumda.
Pontos halkının mensupları vatan hasretiyle, göçmen olma mecburiyetiyle, dönememe gerçekliğiyle birlikte acı çekerek yaşıyorlar. Bu acı onların kültürlerinde varlığını belirgin şekilde belli ediyor. Müzik eşliğinde söylenilen parçalarda soykırım, zorla göçertme, ülke özlemi, vatan sevgisi sürekli işleniyor.
Şu anda dünyanın bir çok ülkesine dağılmış olan onbinlerce Pontuslu serpildikleri ülkelere mecburen adapte oldular. Yürekleri ise ait oldukları toprakların özlemiyle atıyor. Bu insanlar soykırımı unutmadılar. Pontuslu olarak köklerinin koparıldığı, fırlatılarak uzaklaştırıldıkları memleketi gezmek, görmek, toprağını, çiçeğini koklamak, güzelliklerini seyretmek istiyorlar. Pontus onların vatanı. Üç bin yılı bulan bir tarihe sahipler.
Pontoslu gençler, vatansızlık ve vatanlarına kavuşma özleminden dolayı Aralık 2005’de Almanya`nın Frankfurt kentinde ilk defa “Pontuslu 1. Gençlik Kongresi” gerçekleştirdiler. İki gün süren kongreye, A.B.D., Kanada, Avustralya, Kazakistan, Polonya, Fransa, İngiltere, İspanya, Beyaz Rusya, Ermanistan ve diğer ülkelerden gençler katıldılar.
Yunanistan'da Pontus soykırımı konusu ilk kez 1992'de, siyasi kişiliklerden Andreas Papandreu tarafından gündeme getirilir. Papandreu, 19 Mayıs’ın Pontuslular açısından önemine değinerek "19 Mayıs Pontus soykırımı günü olmalıdır" önerisinde bulunur ve kendisi başbakan olduktan sonra Pontusla ilgili düşünce, istem ve önerisini 1994'te Yunanistan Parlamentosu'nda dile getirir.
Bu girişim destek bulur ve Şubat 1994'te ele alınan öneri, parlamento tarafından 19 Mayıs'ı "Pontus Rumlarının soykırımını anma günü" olarak kabul edip, ilan eder. Cumhurbaşkanı Konstantin Karamanlis'in imzaladığı yasa 8 Mart 1994'te Yunan resmi gazetesinde yayımlanır.
Yunan resmi gazetesinde yayımlanarak yürürlüğe giren Pontus soykırımı yasası ;
« Madde 1: 19 Mayıs Pontus Yunanlılarının soykırımını anma günü olarak kabul edilir.
Madde 2: Anma törenlerinin karakteri, içeriği, düzenleyecek mercii ve düzenleme türü, yasal Pontus cemiyetlerinin görüşü alındıktan sonra, İçişleri Bakanı'nın önerisiyle yayımlanacak bir kararname belirlenir.
Madde 3: Kanunun geçerliliği, resmi gazetede yayımlanma tarihinden başlar.
İmzalar
Cumhurbaşkanı
Konstantin Karamanlis,
İçişleri Bakanı
Akis Çohacopoulos,
Adalet Bakanı
Yorgo Kuvelis.
8 Mart 1994 »
Mayıs 2006’da, Selanik'te Pontus Rum Soykırımı anıtı açıldı. Faşizanlaştırılan bir gurup linçci T.C. vatandaşı kendilerinin yönlendiren derin devlet mensuplarının istemleri üzerine Yunanistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu önünde toplandılar. Selanik’de Pontus Soykırım Anıtı’nın açılışını protesto ettiler. Grup, konsolosluğa siyah çelenk bıraktı.
Pontus Rum örgütlerinden Pan-Pontus Federasyonu Başkanı Prof.Yorgo Parkaridis, Türkiye'nin Pontus Rum soykırımından dolayı özür dilemesini istedi.
Parkaridis, Selanik'te yaptığı açıklamada, 1.Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Pontus Rumlarının soykırıma uğradığını kanıtlayan tarihi belgeler ve tanık ifadeleri bulunduğunu, soykırım iddialarını inkâr etmenin cahillik olduğunu belirtti. Türkiye'nin soykırım için resmi olarak özür dilemesinin gelecek kuşakların suçluluk duygusunu hafifleteceğini, söyledi.
Parkaridis, Türk-Yunan işbirliğiyle akademik sempozyumlar düzenlenerek iki tarafın da tezlerini sunması önerisinde bulunup, Yunan hükümetinden de Pontus Rum Soykırımı iddialarının uluslararası camiada tanınması için çalışmasını istedi.
Yunanistan'da hazırlığı tamamlanan « Pontus Rumları soykırımı » dosyası, Türkiye-Avrupa Birliği üyelik müzakereleri için Brüksel'de AB yetkililerine sunulmak üzere hazırlandı. Pontus Cemiyetleri Federasyonu (PCF) mensupları, Yunan hükümetinden konuyu AB gündemine taşımasını talep ettiklerini açıkladı.
PCF Başkanı Yorgo Parharidis konuyla ilgili olarak ; « Pontus soykırımının uluslararası alanda tanınmasını istiyoruz. Pontus Helenizminin soykırımı tarihi bir olay. Türkiye için en iyisi bunu kabullenmesi. Atalarının yaptığı bir şey için özür dilemek kötü değildir. Türk ve Yunan halkları arasında iyi ilişkiler istiyoruz, halkları ayıran bir şey yok. Bu tarihi bir olay, özür dilenirse, tarihimiz teyit olacak.
Almanya başbakanı Yahudi halkından soykırım için özür dilemişti. Bugünkü Türk Başbakanı da özür dilesin. Bu talebimizi Yunan hükümeti nezdinde gündeme getiriyoruz. Talebimizi Brüksel'de de gündeme getireceğiz ve oraya dosya göndereceğiz. Sunulacak dosyada Pontus soykırımını kanıtlayan belgeler mevcut. Türkiye ile AB arasında üyelik müzakerelerinin yapıldığı dönem de, bu girişimde bulunarak AB'yi uyarmaya çalışacağız.
Haziran 2006’da Atina'da Dünya Pontus Helenizmi Kongresi yapılacak. Bu kongrede soykırım ele alınacak ve kongrenin alacağı karar BM'ye götürülecek. » beyanatın da bulundu.
Pontus Rumları ; 1914-1923 yılları arasında Pontus’da yaşayan 353.000 Pontuslu Rum'un Osmanlı asker-sivil bürokratlarından oluşan İttihad-ı Terakki Partisi yöneticilerinin plan ve proğramları dahilinde 1914-18, 1919-23 tarihleri arasında özel proğramlar dahilinde, özel görevlilerce öldürüldüğünü belirtiyorlar. Parlamento kararıyla resmi bir nitelik kazanan tarihi gerçeklerle T.C. yöneticilerinin Pontus Rumları Soykırımı’nı tanımasını talep ediyorlar.
Yunan basınında yer alan yorumlarda, « Pontus soykırımı, Ermeni soykırımından sonra 20. yüzyılın ikinci soykırımı. Ne yazık ki Ermeni soykırımının gölgesinde kaldı. Soykırımlar ister büyük, ister küçük olsun, rakam-muhasebe işi olmamalı. » belirlemesinde bulunuldu.
Pontoslular teknolojik gelişmenini sunduğu imkanlarla birbirleriyle iletişim kurmaya, bilgi alış verişinde bulunmaya başladılar. Dünya devletlerinin parlamentolarında da gerçekleri anlatarak diğer halkları bilgilendiriyorlar. Avusturalya’ya yerleşenlerin siyasi faliyetlerinin sonucu soykırım kabul edildi.
«Ermeni meselesi bitmeden şimdi de Pontus çıktı.
“Pontus soykırımı” kararı, ilk kez Yunan Parlamentosu tarafından kabul edilmişti. Ancak Yunanlılar, uğraşmalarına rağmen, bugüne kadar “Pontus soykırımını” başka ülkelere kabul ettirmeyi başaramadılar.
Avustralya’nın altı eyaletinden biri olan Güney Avustralya Parlamentosu bir karar kabul etti. Kararda, 1915 olayları “Ermeni soykırımı” olarak adlandırıldı. Güney Avustralya Parlamentosunun hem alt, hem de üst kanatlarından ayrı ayrı geçen kararda, Türkiye 1915-1923 yılları arasında sadece “Ermeni soykırımı” yapmakla suçlanmadı. Ayrıca, “Pontus, Süryani ve Küçük Asya’daki diğer azınlıklarla” ilgili tüm yaşananlar, çatışmalar, ölümler, hepsi “soykırım” olarak ilan ediliverdi. » (7.5.09 / Zeynep Gürcanli / http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11601544.asp?gid=229)
Resim 22 Girit adasına yerleşip, orada evlenen Küçük Asya, Ege bölgesi sürgün bir çift (1929)
Le Musée Lychostatis Hersonissos-Girit
Pontus Rum soykırımı ile ilgili olarak sunulan kronoloji ve bilgiler ;
1914: 1.Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle Pontuslu Rumlara karşı sistematik baskı başlıyor. Pontuslular Almanya'nın yanında savaşmak üzere seferber ediliyorlar. Asker olmak istemedikleri için çoğu dağlara kaçıyor.
1915: Ermeni soykırımının zirveye çıktığı dönemde, Rum gayrimenkulleri yağma ediliyor.
1916: Samsun ve Bafra'daki Pontuslular Anadolu içlerine sürgün ediliyor.
1918: 250 bin Rum'un öldüğü hesaplanıyor, ilk soykırım safhası tamamlanıyor.
1919: Soykırımın ikinci safhası başlıyor
1920: Kısa ömürlü Pontus-Ermeni devleti kuruluyor.
1920:Kuvay-i Milliye adı altındaki paramiliter örgütlenmeyle Teşkilat-ı Mahsusa elemanı Çerkes Edhem Paşa’nın komutanlığı altında Ege bölgesinde soykırıma devam edilir.
« Çerkes Etem, Bithyni’nin yeni kırbaçlayıcısı, mutsuzluk kaynağı. Etem, Haziran 1920’de Talar – Salihli kumandanıdır. Etem ki Salihli’de bahçeden bir cehennem yapandır. Çerkeslerle birlikte, Anzavur’a bağlı olan Çerkeslere karşı Demirkapı’da yürüyen kişi. Demircili Etem ki hırslı, başarmak isteyen birisi. M. Kemal’e de karşı geldi. Bundan dolayı sonuç olarak kendisine bağlı adamlarıyla birlikte Greklere sığındı. Çünkü yaşamak istiyordu. Bundan dolayı daha fazla şey yapamazdı.
Çünkü Filadelfi çarpışmalarında 13 ve 2 .ci Yunan divizyonları onu yok etmişlerdi. O, kendisini çok büyük biri gibi görüyordu, öyle his ediyordu. Grekler ise kendisine vurdukları darbeyle, kendisini içten küçülttüler. Meşhur Etem savunmasız köylerin insanlarına, bayanlara saldırıyordu. Ona kolayca başarıya ulaşacağı kendisini kanıtlayacağı bir ortam, durum lazımdı.
Bisthynie’ ye (Βιθύνια / Bithýnia) geliyor. Nasıl ? Yunan-Grek Pierre Avramidis’in lüks at arabasına, paytonuna binmiş olarak. Pierre Avramidis Brus (Brousse) lu bir hukukçu, noterdir. Etem’in orda olması, Gavur Ali’nin kanlı çetesine daha fazla cesaret veriyor. Haziran ayında çete mensupları Ortaköy’e saldırıyorlar. Alışılan sahne ; herşeyi kırıp dökmek, öldürmek, çalmak, tecavüz etmek, yakmak.
Çete mensupları sağ olan insanları Bukhaniye’ ye (bu gün ki Burhaniye olmalı) götürüyorlar. Küçük sayıda insan dağa kaçmayı, kendilerini kurtarmayı başarıyorlar. Ortaköy artık yok. Yok edildi.»
(En Bithynie, Par Le Fer et Par Le Feu, Kosta Missaelidis, Journaliste Athenes, Publie Par Le Bureau De La Presse Du Ministere Des Affaires Etrangeres, 1922, Ortaköy’un yok oluşu, s.12, 13)
1921: Osmanlı İttihad-ı Terakki Partisi’nin devamı olan, Enver Paşa ve ekibinin yerini alan yöneticiler, anti-emperyalist rolünü oynayarak, Bolşeviklerle ilişkileri güçlendirip, Doğu sınırlarını istedikleri şekil de oluşturduktan sonra, Bolşeviklerin sundukları askeri, mali yardımlarla Pontus soykırımını yeniden başlatırlar.
1922: Yunan ordusunun sağ kalan Rumları koruma girişimi, Ege çıkarması başarısızlıkla sonuçlanır. Ege bölgesinde soykırım yapıldığı gibi, Pontus’da soykırımı en üst noktaya tırmandırılır.
Resim 23 Bithynie’den göçertilen hellen göçmenler İzmit garındala.
En Bithynie, Par Le Fer et Par Le Feu, Kosta Missaelidis, Journaliste Athenes, Publie Par Le Bureau De La Presse Du Ministère Des Affaires Etrangères, 1922.
1923: Pontuslu Rumlardan ilk grup Samsun bölgesinden Yunanistan'a gitmeyi başarırlar.
1924: Sağ kalan, öldürülmemeyi başaran Pontuslular Yunanistan'a gönderilirler.
Nüfus değişiminde binlerce Hellenes-Rum kendi topraklarından koparılarak, Yunanistan'a gönderilirler. Doğu’dan, Batı’ya muhacirlik yaşanır.
Makedonya’dan, Balkanlardan, kafkasya’dan Osmanlı sınırları içine taşınan müslüman topluluklara, Hristiyanlara ait mülkler dağıtılır. Bütün olanaklar sunulur. Kürtlerin yerleri de bu insanlara sunulur. Ayrıca Kürdler de jenoside tabi tutulan hristiyan inancındaki halkların yerleşim birimlerine sürülürler. Osmanlının batı vilayetleri asimilasyon uygula merkezleri yapılırlar.
Soykırımın birey üzerindeki kalıcı izleri
Hellenes-Rum’larca içselleştirilmiş bir tarih ortada duruyor. Yapılanlar, yaşatılanlar onların benliklerine, bedenlerine işledi. Soykırım sonuçlarından dolayı yaşanılan travmalar devam ediyor. Yaşanan travmayı iyileştirecek bir ilaç da yok. Canlı bir varlık, yüzlerce yıldır yaşadığı, bağlı olduğu topraktan kovuldu. Bu girişim onu yokluğa, ruhen yaralanmaya doğru sürükledi.
Ermeni, Hellenes-Rum, Asuri-Keldani-Süryaniler can damarlarından ağır darbeler yediler. Onlar zorla itildikleri mecburi yolculuğun oluşturduğu travmayı yaşadılar, yaşıyorlar. Travma, kuşaktan, kuşaga geçiyor. Köklerinden özsuyu alamamanın, olması gereken ortamdaki havayı soluyamamanın, güneşlerinin ışınlarından mahrum kalmanın oluşturduğu ruh hali içinde sürekli acı çekmekteler. Acıyla, özlemle yaşamaktalar. Yaşanan travmanın büyüklüğü sorunlara mantıklı çözüm bulmayı kolaylaştırıyor mu, engelliyor mu? Var olan travmayı giderecek bir ilaç, girişim, buluş, yaklaşım henüz mevcut değil. Toprağa geri dönüş, dokunuş, yeniden kök salış, konuşabilme tedavi için en önemli adımdır.
T.C. sınırları içinde yaşayan yaşlı Hristiyanlar geçmişin yarattığı travmalardan dolayı içe kapanıklar. Sürekli kendilerini gizleme mecburiyetinin, inkarın, saldırıya uğrama korkusunun yarattığı psikolojiyle yaşadılar. 1914-18- 1919-23 dehşet ortamından kurtulanların korku dolu olmaları ve kendi çocuklarına da bu korkuyu bulaştırmaları çok normaldır.
Ailesi zorla göçertmeyi yaşayan birey, ikinci kuşak ve sonrası direkt ebebeyndeki tarvmadan etkileniyor. Travmalı hale geliyor. Daha sonraki kuşaklarda travmaları içlerinde taşımaya mahküm edildiler. Onlar, çocuk masalları yerine sürgünü, soykırımı işleyen ağıtları dinlediler. Nasıl güven dolu, korkusuz, ruh sağlığı bütünlüklü insanlar olabilirler ki? Ölüm, açlık, mecbur kalınan hırsızlıklar, yetimhanelerde yaşanılanlar... küçücük bedenler bunları duyarak büyüdüler.
Hristiyan halkların sahip oldukları travmanın benzerini Koçgiri-Batı Dêrsim ve Doğu Dêrsim Kürtlerinde bizzat izledim. Onlar da soykırımdan geri kalanlardılar. Travma kuşaktan kuşağa geçiş sağlıyor. Travmalı anne, baba, büyükbaba, büyükanne tarafından bakılan, aynı ortamda kalan kuşak var olan atmosferden çok kötü şekilde etkileniyor. Koçgiri’de soykırıma uğratılmış, kimlikleri yasaklanmış Kürd bir aileden olmamdan dolayı bu travmayı kendi yakınlarımda izledim. Travma benim yakınlarımla birlikte mezara girdi.
Soykırıma uğratılan Hristiyan ailelerin mensuplarından bir kesimi süreç içinde mecburen Müslüman olurlar. Bir kesimi Hristiyan olarak kalırlar. Aileler korku tapınaklarının bekçilerinin hışımlarına maruz kalma korkusundan dolayı kendilerini gizlerler. Çift kimlikli yaşamak zorunlu hale gelir.
Bir aile mensuplarında mecburiyetten dolayı iki dinin varlığı gelişir. Dini farklılaşma aile bağlarını zedeler. Kopuşu, uzaklaşmayı yaratır. Çoğu Hristiyan inancı mensubu ailelerin torunları ailelerinin özgeçmişlerini bilmiyorlar. Yaşlılar gerçekleri saklıyorlar. Ermeni, Hellenes-Rum, Asuri-Keldani-Süryani ırklarından ve Hristiyan inancından olan yaşlının torunu kendisini Türk-Müslüman biliyor. Torun, tarihten, gerçeklerden habersizdir. Resmi ideoloji tarafından türk-islamcı yapılmıştır. Yakınlarının mensup olduğu kimlikleri aşağılar, yarğılar. Aile büyükleri, dinlerini, ırklarını, isimlerini, bütün kimliklerini gizlemek zorunda bırakıldılar. Tek nedeni yargılanmamayı, ölmemeyi sağlamak. Ölmediler. Bugün çocukları onların kimliklerini taşımıyorlar. Geçmişten haberdar değiller.
T.C.de, Hristiyan halkların okullarında T.C.Milli Egitim Bakanlığı’nın reva gördüğü uygulama çerçevesinde, işlenen müfredatda, Ermenilerin, Hellenes-Rumların, Asuri-Keldani-Süryanilerin, T.C.’ne ne kadar zararlı oldukları bu halkların çocuklarına resmi devlet memuru olan öğretmenler tarafından öğretilir.
Bu yaklaşımın, çocuk psikolojisi-kişiliğin kazanıldığı dönem itibarıyle-açısında yarattığı tahribat incelenmeye değer. Travmalı kişilikler oluşturmak rejim yöneticilerini memnun ediyor olmalı ki ufacık bedenlere yönelik sayğısızlık, sevgisizlik okul adlı devlet biriminde de dile getiriliyor. Basında kullanılan dil yeterli gelmiyor.
Çocuklar, Ermeni, Hellenes-Rum, Asuri-Keldani-Süryani tarihini okul sıralarında öğrenemediler. Halen öğrenemiyorlar. Farklı dilleri bilme avantajına sahip olanlar, okul dışında araştırmalara girerek geçmişi öğrenmeye başladılar. Okullarda bu çocuklara ders olarak verilen şeylerde bunların ırkları, dinleri aşağılanıyor. Devletin memurları olan öğretmenler resmi devlet söylemleriyle, sloganlarıyla saldırıyorlar. Körpe filizleri kırıyorlar. Böyle ortamlarda nasıl bir kişilik oluşabilir? O halkı aşağılamak amacıyla söylenmiş sözler körpe bedenleri incitmeye, yaralamaya yetiyor.
Evinde geçmişde yapılanlarla ilgili hikayeleri, ağıtları, okulda kimliklerine saldırılan cümleleri, sokakta küfürlerle ulusunun, dini inancının aşağılanmasını duyan bir çocuğun yerinde olmayı ister misiniz? Ev de orijinal ulusa, dine özgü bir isimle, sokakta, Müslüman-Türk’e çağrışım yapan bir isimle yaşamak ister misiniz? Bu gerçeklik, çocuklar açısından ağır bir yük taşımak anlamına gelmiyor mu?
Ben Kürd olan, müslüman olmayan bir ailenin ferdi olarak bu durumu çok ağır şekilde yaşadım. Bütün kimliklerime yoğun bir saldırı yapılıyordu. Yaşamak, öğrenim görmek zorunda kaldığım metropolde hiçbir şekilde kendimi ifade etmem mümkün olmadı. Nufus kağıdıma yazılan kimlik bilgileri bana ait degildi. İsmim türkçeleştirilmiş, din hanesine de “İslam” yazılmıştı. Kimlik kartının sahibi bendim! Bilgi hanelerini dolduranlarsa asimilasyon biriminde görevli olan devlet memurları. Kimlik benim degildi, benim kimliklerimi göstermiyordu.
İnsanlar kendilerini Türk-İslam hissetmek zorundalar mı? Değiller. Farklı olduğunu bilen birey nasıl her sabah “Türküm, doğruyum, çalışkanım..”diyecek. Nasıl yalan söyleyecek? Devlet, vatandaşını yalancı yapıyor. Yalan konuşmayı öğretiyor. Yalan söylemeye mecbur bırakılan bireyin sisteme, yöneticilere pozitif hislerle bakması mümkün mü? Değil.
Farklı olduğunu bilen birey maruz kalabileceği yaptırımlardan, korkulardan dolayı mecburen Türk-Müslüman gibi görünse de kalpte, beyinde hisler tepkiyle örülüyor. Baskı; tepkiyi, nefreti, kaçışı yeşertiyor. Sevgi, saygı, güven oluşmuyor. Negatif hisler beslenip, filizlendiriliyor.
T.C. sınırları içinde Türk-İslam olmadıklarının bilincinde olan, kendilerini kimlikleriyle ifade edebilen kaç bin kişi kaldı? Hristiyan olan halklardan sağ kalabilenler baskılardan dolayı yerleşim birimlerinden ayrıldılar. Konuya bağımsız, tarafsız bir biçimde yaklaşan insanlar, tarihçiler için durum, gelişmeler çok açık. Yaklaşım, ahlaki ve vicdani sorumluluğu gerekli kılıyor.
Asuri-Keldani-Süryaniler Bohtan alanında varlıklarını bir oran da koruyorlardı. 1980’den sonra köyler, bağlar, tarlalar, hayvanlar yakıldılar. Onlar, faili belliye havale edildiler, öldürüldüler. O insanlar gözyaşlarıyla Şırnex’a, Hekkarî’ye, Mêrdîn’e bağlı olan köylerini terk ettiler. Avusturalya’ya kadar gidip, mülteci oldular. Midyat-Estel’de çok az sayı da bulunmaktalar. Şimdi geriye dönmek istiyorlar. Engelleniyorlar.
Hellenes-Rumların durumu hiçte iç açıcı değil. Siyasi, coğrafi haritadan silindiler. Zorla göçertme, soykırım, asimilasyon politikaları ardısıra dağıldılar. Bu kitleler, yaşadıkları, tanık oldukları tarihsel bellekler, deneyimlerle birlikte, diaspora da değişimler yaşadılar, yaşıyorlar. Değişik kültürlere, dillere, dinlere, alışkanlıklara sahipler. Geçmişin acı hikayelerini dinleye dinleye sürgünde entegre olma savaşımı veren ilk göçmenlerden sonraki kuşaklarla sayılarının kaça ulaştığını bu konularda çalışma yapanları bilebilirler.
Soykırımlar ve sonrasında da T.C. sınırları içinde derin devlet tarafından sürekli baskı uygulanan Hristiyanlar göç etmeyi, mülteci olmayı tercih ettiler. Sürgün; sürülme, acı, kaybolma, kaybetme, yok olma demektir. Sürgün, mültecilik kendisiyle birlikte değişik psikolojiler oluşturuyor. Geçmişe ait acıların üzerine yeni acılar ekleniyor. Köksüz bir ağaç durumuna düşmek, o anda bulunulan yere kök salamamak, hep geçici olarak görme psikolojisinden kurtulamamak, temel atamamak, yeni bir yaşamı biçimlendirmek için istek duyamamak, ya da yeni hayatı organize edecek şeylere sahip olamamak.
Geçmişi özlemek, fiziki olarak bir yerde bulunup, ayakların yere basmaması, ruhen terk edilen yerde saplanıp kalmak, o histen kurtulamamak. Rüyalarda doğulan köylerde, kasabalarda, şehirlerde dolaşmak. İnsanlarla, tanıdıklarla biraraya gelmek, hasret gidermek, sürekli beyni işgal eden vatan özlemiyle uykulardan uyanmak. Geceleri, rüyaları kabusların işgal etmesi, korku çığlıklarıyla birlikte yataklardan bağırarak, sıçrayarak uyanmak.
Kaybedilen güvenin bir daha bedende yer almaması, bunun kuşaklar boyu süren güvensizlik duygusuna dönüşmesi. Yaşamı her konuda, her boyutta etkilemesi. Yeni olan herşeyi kabullenebilmek için kendi bedeniyle sessiz savaşa girmek. Yeni kimliklerin içlerini doldurabilme çırpınışları.
Cemaat toplumundan koparılıp, savrulmanın, bireyci toplumun ferdi olmanın tek seçenek olduğunu fark etmenin iç gerilimi. Geçmişi tümden unutmaya çalışmanın sonucunda gelişen beyin yorgunluğu. Var olan durumu, gerçeği kabul edememenin yanısıra geriye dönüşün olmadığını bilmenin yürek ezikliğini taşımak.
Mülteciliğin oluşturduğu ruhi, fiziki hastalıklarla boğuşmak. Bir yanda adaptasyonda, uyumda başarılı olabilmek, diğer yanda yeni kuşakları kendi kültürel değerleriyle büyütmek, yabancılaşmayı önlemek, kuşakları kaybetmemek için harcanılan enerji, zaman ve ardı sıra gelen ruhi, fiziki yorgunluk.
Toprağa duyulan sevginin, hasretin oluşturduğu bağların, yeni kuşaklarda gittikçe zayıflamasının yarattığı tedirginlik. Öfkenin, kızgınlığın, hesap sorma isteminin mültecilikte doğan bedenlerde oluşturduğu gergin yüzler. Bunun aile içi ilişkilere, sosyal çevreye negatif olarak etki yapması. Ailelerde barışın, mutluluğun, birliğin kaybedilmesi. Kavgaya hazır yeni kuşaklar, kişilikler. Öyle ya “diaspora” dagılmadır!
Resim 24 Sivas vilayeti sınırları içinde dokuma sektörü yok edilir.
Le Musée Lychostatis Hersonissos-Crete
Soykırımın, sosyal yapılara müdahale etmenin olumsuz etkileri ; Ermeni, Rum, Asuri-Keldani-Süryani, Kürt jenosidleri ve diğer halkların sürgünleri, Osmanlı İttahat û Terakki Partisi’nin kanlı devlet politikasının, Alman devletiyle yapılan askeri, siyasi, ticari işbirliğinin sonuçlarıdırlar. Ortadoğu, Kafkasya, Ön Asya ve Asya’daki halkların yeraltı ve yerüstü zenginliklerini çalma, paylaşma amaçlı emperyalist politikanın bir parçasıdırlar. Bu politika sadece o zenginliklerin sahiplerine değil, Osmanlıya, Osmanlı sınırları içindeki halklara her yönüyle yıkım getirir.
Üretici sınıfların yok edilmeleri doğrudan doğruya bölge ve osmanlı ekonomisine, sosyal yaşama darbe vurma anlamına gelir. Bundan dolayı da Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olan, mirası üzerinde kurulan tek ülke olan Türkiye'de sermaye birikimi ve sanayii gelişimi dünyanın diğer ülkelerini çok arkalardan takip etmek zorunda kalır.
Halkların soykırıma tabi tutulmaları Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sivil toplumu, vatandaşlık bilincini, örgütlülüğü yok eder. Zorla göçertme ve soykırımlarla hümanist potansiyel, kültürel çeşitlilik, üretici güçler-kesimler, zanaatkâr birikim, üretim kapasiteleri, değerler mahv edilirler. Yüzlerce yıldır o topraklarda kök salmış, toprakla bütünleşmiş olan sivil toplumlar yok edilirler. İmparatorluktaki vatandaşlık bilinci, örgütlülüğü felce uğratılır, yok edilir. Var olan birikimler tahrib edilirler.
Göçertmenin, soykırımın ardından üretim alanlarında tam bir çöküş, yok oluş söz konusu olur. Jenoside uğratılan halkların etkin oldukları üretim alanlarında çökme yaşanır. Eski hareketlilik, zenginlik kaybolur. Sosyal hayat açısından konu ele alındığında da büyük bir çöküşün olduğu gözleniyor. İmparatorluğun renkleri silinirler, yok edilirler. Zorla sürme, kırım sonrasının ortaya çıkardığı tablo iç karartıcıdır. Halkların tasfiyesi, sanayii, ekonomi, sosyal gelişmişlik anlamında merdivenin en üstünden, en alta doğru hızla düşüş ve omurganın kırılması, dağılmasıdır.
Resim 25 Bursa bölgesi ipek üretimi ve dokumasıyla ün kazanmıştır.
Le Musée Lychostatis Hersonissos-Crete
Zorla göçertme ve soykırımdan sonra teşkilatçıların ellerinde kalan, üretici birikimi ve yurttaşlık kimliği köylülüğü aşamayan kitlelerdirler. İttihatçılar tarafından belirli sınıflar yok edilirken, köylü kitlesinin rahatlıkla yönetileceği, istenilenlerin yaptırılacağı düşünülmüştür. Halktaki yoksullaşmaya karşılık, devlet aygıtı sürekli ve proğramlı olarak güçlendirilir. Sürülen halkların mallarının, zenginliklerinin, sermayelerinin gaspedilmesindeki amaçlardan biri devlet aygıtını güçlendirmektir. Bu devleti yöneten Osmanlı sivil-asker bürokrasisi, eşrafı Türk-Müslüman olmayan kültürlere, inançlara, yaşam felsefelerine, değerlere, toplumlara yönelik olarak negatif yönde koşullanmışlardır. Onlar, sisli bir atmosferde çarpışan atların sürücüleri olarak bastıkları noktaları göremez, oluşturmaya başladıkları tahribatın, yıkımın sonuçlarını hesaplayamazlar.
Tehcire tabi tutulanların geride kalan mülklerinin, arazilerinin, tesislerinin işletilebilmesi için donanıma, bilgi birikimine, ilişkiler ağına ihtiyaç vardır. Yeterli donanıma sahip olamayan tesisleri işletemez. Ne Türkler, ne de göçme sonucu o topraklara yerleştirilen diğer halklar o tesisleri işletecek teknik bilgi birikimine, sosyal, ticari ilişkiler ağına sahip değildirler. Bundan dolayı bazı üretim alanlarında üretim ya geriler, ya da tümden durur. Örnegin Kocgiri’deki demir madenleri kapatılır. Sevastia-Sêwaz-Sivas vilayeti dahilindeki dokuma tezgahları kullanılamaz. Oluşturulan tabloyla sanayii devrimi 50 yıl geriden izlenecektir.
Resim 26 Rum-helen halkın sermayesi türk burjuvazi yaratma amacıyla zorla gasp edilir.
Le Musée Lychostatis Hersonissos-Crete
Vatikan gizli arşivleriyle, İngiliz, Fransız, İtalyan, Rus, Yunan, Osmanlı-Türk arşivlerinde amaçlı olarak halkların yerlerinden edilmeleri, sürülmeleri, soykırıma uğratılmalarıyla ilgili bütün dökümanlar, kayıtlar bulunmaktadırlar. Almanların arrşivlerini temizlediklerine eminim. Gerçekleri anlatan belgelerin araştırmacılar tarafından okunmasını, okura sunulmasını kendileri açısından faydalı görmezler. Yunan arşivleri ise 2. Dünya Savaşı’nda naziler tarafından talan edilirler.
1.Dünya savaşından sonra İngilizler Güney Kürdistan’daki ve Konstantinopolis’deki Osmanlı belgelerinin bir kısmını gemilerle Ortadoğu’nun bağlı bulunduğu “Sömürgeler Genel Valilik” merkezi olan Hindistan’a götürüyorlar. Osmanlı arşiv belgelerinin bir kısmı Hindistan-Yeni Delhi’de ki arşiv de bulunmaktadırlar. Bu belgelerin bir kesiminin birer kopyası Londra’ya götürülmüş. Kürtler, Hellen-Rumlar, Asuri-Keldani-Süryaniler ve Ermenilerle ilgili önemli bilgileri içeren belgeler ABD’de ki arşivlerdeler.
Resimler
Resim 1 Tipik bir Rum aile. Yaslı veya yaşlı bayanlar Koçgirili kürd bayanlar gibi tümden siyah giyiniyorlar. 1
Resim 2 İnaç bireye özgüdür. Bireysel haktır. 4
Resim 3 Rum bir genç bayan. 5
Resim 4 smanlı sömürgeciliğine karşı mücadele veren Platania devrimcileri (1896). 7
Resim 5 Rum devrimciler. Rumların sloganı: “Ya özgür bir yaşam, ya da ölümdür. ” 8
Resim 6 St.Francis kilisesi. Osmanlı işgali döneminde kendisine “Hünkar cami” adı veriliyor. 8
Resim 7 Ağır vergiler, kiliselerin camiye çevrilmeleri, islamlaştırma proğramları, asimilasyon Rumlarda direniş, karşı koyuş düşüncesini netleştirir. 9
Resim 8 Direniş liderlerinden Sfakian (1897) 11
Resim 9 Bu aletle Rum köylü kaynatılmış buğdayı ögütür. İttihatçılarsa insana eziyet etmede kullanırlar. 14
Resim 10 İznik seramikleri ünlüdür. Çünkü yüzyıllardır İznik rumları toprağa şekil verip, onu insanın hizmetine sunarlar. 15
Resim 11 Rum köylü bayanlar ve hasad. 16
Resim 12 Rumlar, aynen kürdler gibi giyimde canlı renkleri tercih ediyorlar. 18
Resim 13 Genç bir rum bayan. 19
Resim 14 Köylü anne, bebegi ve bugday sapları. 24
Resim 15 Tipik bir rum evi. 27
Resim 16 İşkence yöntemi; Rumların günlük yaşamda kullandıkları aletlerle, kerpetenle diş çekme, et koparma. 32
Resim 17 Helenler-Rumlar kültürel zenginlikleriyle yaşadıkları her mekan da iz bırakan insanlar. 34
Resim 18 Devrimci asembledeki idari comitede yer alan Venizelos ve arkadaşları (07.07.1898) 36
Resim 19 Sanat, kültür ve helenler. 38
Resim 20 Günlük rum erkek giysisis. 45
Resim 21 Bir köy evinin mutfağı. 53
Resim 22 Girit adasına yerleşip, orada evlenen Küçük Asya, Ege bölgesi sürgün bir çift (1929) 57
Resim 23 Bithynie’den göçertilen hellen göçmenler İzmit garındala. 58
Resim 24 Sivas vilayeti sınırları içinde dokuma sektörü yok edilir. 63
Resim 25 Bursa bölgesi ipek üretimi ve dokumasıyla ün kazanmıştır. 64
Resim 26 Rum-helen halkın sermayesi türk burjuvazi yaratma amacıyla zorla gasp edilir. 65
Kaynaklar
1- Evin Çiçek, Koçgiri Ulusal Kurtuluş Hareketi, APEC, İsveç, 1999
2- A.E.M.A.F
3- La Gréce et la Paix, extrait de “L’Humanite” du 3 Février 1919, imp.Chaix, Paris, 1919, p.4 / Bibliothèque Nationale de France - 4-J-719(30
6- M.Henry Morgenthau “Secrets of the Bosphorus, İmprimerie Berger-Levrault-Paris, s.34-37
7- Persécution et Extermination des Communautés de Macri et de Livissi, 1914-1918, İmprimerie Chaix, 20 Rue Bergere, Paris / MFICHE 4-J-719(36)BNF
8- Jeanne Z. Stéphanopoli Histoire Complete des Massacres-Un Plan Diabolique, Paris, İmprimmerie Chaix, 1919 / MFICHE 4 / Bibliothèque Nationale de France 4 J 719(31))
9- Başbakanlık Osmanlı Arşivi Hariciye Mütareke, 43/34
10- Edité par la Délegation du Congres Pan-Pontique, İmprimerie Dubois et Bauer, 34 Rue Laffitte, 1919, Paris / 8.O2A- 513/ D1-553 L3.8.A/ Bibliothèque Nationale de France
11- Le Pont-Euxin devant le Congrés de la paix. Mémoire présenté a la Conférence de la paix par les délégués du Pont-Euxin. Février 1919, paris. Publication, Paris, impr.Dubois et Bauer, 1919. In-8, 8 p.(Don)-VIIIf27-VIIId12)
12- Cumenical Patriarchate, The Black Book Of The Sufferings Of The Greek People İn Turkey, From The Armistice To The End Of 1920, Constantinople, Press Of The Patriarchate, 1920
13- Michel Paillares, Le Kémalisme Devant Les Alliés, Edition du « Bosphore », Constantinople, 1922, p.13, 49)
14- “http://www.gelawej.net”, Ocak 2006
15- Général Sherrill, A.B.D. Eski Türkiye Büyükelçisi, Adam-Eser-Memleket, Plon Yayınevi, s.48, Paris, 1934
17- En Bithynie, Par Le Fer et Par Le Feu, Kosta Missaelidis, Journaliste Athenes, Publie Par Le Bureau De La Presse Du Ministere Des Affaires Etrangeres, 1922, Ortaköy’un yok oluşu, s.12,
İçerik sunucu karakocan.info sitesi; yayımlanan herhangi bir içerik (media-text) veya içeriklerden dolayı
doğrudan veya dolaylı olarak sorumluluk kabul etmez.