Bir Sevdadır Karakoçan! |Güncel

Ahmet Türk, Talabani ile görüştü!   Göç mağduru seyyar satıcıya belediye zulmü!   Diyarbakır mitingine 'Özerk Kürdistan' damgasını vurdu   Diyarbakır Adliyesi'nde 2 kız kardeşe polis işkencesi   Himanlilar Derneği İftar Yemeği verdi   'Hayır' kılpayı önde!   Elazığ'a Üzücü Haber   Ağrı dağındaki buzullar eriyor   'Dersim yanıyor, hey insanlık neredesin?'   Türkan Şoray'dan aşk itirafı   Erdoğan sultanlığı ve düşkün Kürtler   Kürtlere karşı 'Baas taktikleri'   Bir Kürt askere daha "intihar" dendi   Zılgıt yok mu?   "Cumartesi Anneleri", Başbakan Ve Dersim   Yeni bir hücre keşfedildi   Erdoğan'dan Amed'e yeni zindan 'müjdesi'   'Dün Devlet - Bugün Cemaat'   Yine, yeni, yeniden arabesk   12 yıl önce aslında ne oldu   Kimse duymazken (U2) Bono duymuştu...   İsrail, Heronları sessizce teslim etti   Türkiye AKP iktidarı döneminde İsrail'e para akıtıyor   Hangi yüzle Erdoğan?   Dersim Ovacık ilçesindeki ormanlık alanlarda yangın çıktı.   "Kudüs'ü Filistin'le paylaşmaya hazırız"   Yahudilerin Mezopotamya'yı vatan olarak istemediklerini anlatan kitap: "Pazarlık"   Osmanlı Filistin'i Yahudilere borcuna karşılık mı verdi?   Kurtlar Vadisi'nden "Kürdistan" Haritası   ABD'li basketbolcu Türklere "Ölü eşek gibi kokuyorlar" dedi
haber ekleme rehberi
  • Anasayfa
  • Karakoçan Haberleri
  • Karakoçan Köyleri
  • Kariyer Listesi
  • Foto Album
  • Video Serke
  • Yeni Foto Galery
  • iz Bırakanlar
  • FoRum
  • MMC Tv
  • reklam-iletisim
Anasayfa arrow Dost Linkler
Salı, 07 Eylül 2010

Ahmet Türk, Talabani ile görüştü!

 

Kapatılan DTP'nin eski genel başkanı Ahmet Türk ile eski milletvekili Aysel Tuğluk başkanlığındaki, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ile Demokratik Toplum Kongresi (DTK) heyeti, Kuzey Irak'ın Süleymaniye kentinde Irak Devlet Başkanı Celal Talabani ile görüştü.

Göç mağduru seyyar satıcıya belediye zulmü!

 

 Ömer Karaman İstanbul Beyoğlu’nda yaşayan ve seyyar satıcılık yapan bir Kürt. Devlet deyim yerindeyse ‘güllük gülistanlık’ yaşadığı köyünü yakınca çocuklarını da yanına alarak önce Ankara’ya göç etti. Ankara’da bir inşaatın son katından düşünce fiziki yaşamı felce uğradı ve o da bir iş bulurum diye Kürt göçünün mekanı İstanbul’a göç etti. İş aradı bulamayınca son çareyi seyyar satıcılıkta buldu. Tam boğazlarına ekmek girmeye başladı bu kez de AKP’li Beyoğlu Belediyesi’nin zabıta zulmüne uğradı.

 

Diyarbakır mitingine 'Özerk Kürdistan' damgasını vurdu

 

Yaklaşık 150 bin kişinin katıldığı miting öncesinde bir konuşma yapan BDP İl Başkanı Nijad Yaruk, devrim şehitleri anısına kitleyi bir dakikalık saygı duruşuna davet ettikten sonra, önceki gün aynı meydanda miting düzenleyen Türk Başbakan Erdoğan'a seslenerek, "Urfa'dan, Antep'ten, Mardin'den, Batman'dan, Elazığ'dan adam toplayanlar gelsin bu meydanı görüp utansınlar" diyerek mitinge katılanlara teşekkür etti.

Diyarbakır Adliyesi'nde 2 kız kardeşe polis işkencesi

 

Diyarbakır'da Kız kardeşlere işkence

Polis bu kez Adliye'nin içinde işkence yaptı. Adliye'ye gelen iki kız kardeş önce herkesin önünde üzerleri çıkarılarak aranmak istendi; duruma karşı çıkınca 5,5 saat boyunca kapatıldıkları odada dayak yediler. İki kız kardeşin gittiği doktor ise vücutlarında işkence izlerinden oluşan morluklara karşın "sağlam" raporu hazırladı. Polisler bununla da kalmadı kız kardeşler hakkında şikayetçi oldu.

'Hayır' kılpayı önde!

 

Sonar Araştırma Şirketi’nin yaptığı Anayasa değişikliği referandumu araştırması, "hayır" oylarının çok az farkla önde olduğunu ortaya koydu. Araştırmaya göre "hayır" oylarının oranı yüzde 50.13, "evet" oylarının oranı ise yüzde 49.87 seviyesinde.

Elazığ'a Üzücü Haber

 

Doğuş yayın grubuna ait olan CNBC-e Business dergisi tarafından yapılan araştırmaya göre yaşanabilir şehirler sıralamasında 2007 yılında 10. sırada yer alan Elazığ 2008 yılında 7 basamak gerileyerek 17. sırada yer almıştı. Her geçen yıl daha fazla düşüşe geçen Elazığ 2009 yılında ise 23 sıra gerileyerek 40. sırada yer aldı…

Ağrı dağındaki buzullar eriyor

 

Ağrı dağının deniz seviyesinden 4 bin 500 metre yükseklikten itibaren kendini gösteren şapka buzulları, küresel ısınma nedeniyle eriyor. Bu erime nedeniyle zirveye yakin yerlerde buzul dereler oluştu.

 

'Dersim yanıyor, hey insanlık neredesin?'

 

Dersim’de askeri operasyonlar sırasında çıkartılan yangınlara karşı tepkiler giderek büyüyor. 'Artık yeter' sloganıyla İstanbul Taksim'de, Dersim Dernekleri Federasyonu Munzur’u Koruma Kurulu (DDF) öncülüğünde toplanan yüzlerce kişi, Dersim’i saran yangınlara müdahale edilmemesine “Dersim yanıyor hey insanlık neredesin?' diye sorarak isyan ettiler. 

Türkan Şoray'dan aşk itirafı

Mehmet ÇİL/DATÇA, Hürriyet  

 

Muğla’nın Datça İlçesi’nde, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen, ‘Uluslararası Datça Sinema ve Kültür Festivali' açılış töreni ile başladı. 3- 9 Eylül tarihleri arasındaki festivalin açılış gecesinin onur konuğu olan Türkan Şoray, soru üzerine de “Yılmaz Güney ile film çevirseydim herhalde ona aşık olurdum” dedi.

Erdoğan sultanlığı ve düşkün Kürtler

Haydar IŞIK

Osmanlı sultanları, iki dudağı arasından dökülen lakırdıyla devlet yönetirlerdi. ‘’Tezelden vurun kellesini!’’ dediler mi, padişaha kelle giderdi. Peki şimdi değişen bir şey mi var? Başbakan: ‘’Öcalan’la görüşeni partimde yaşatmam” diyor. Bu nasıl partidir ki, bir kişinin sultası altındadır? Günlerdir, Kürtlere karşı müthiş bir dezenformasyon ve karalama yaptığını görüyoruz. Genlerinde barış dışında kan, irin ve savaş olan Erdoğan, İslamo-Türk ırkçılığıyla Kürtlere vurup, milliyetçiliği yükseltip ırkçı-faşist sahil oylarını kapmak istiyor. ‘’Apo afedilemez çünkü, 7 bin vatan evladının ölümüne neden olmuştur’’ diyor. Başbakan; 7 bin vatan evladının ölümünden bahsederken, katlettikleri on binlerce Kürdü ayrı tutuyor. Ölüleri bile ayıran Müslüman Türk Başbakan, sağları haydi haydi ayırır. AKP yandaşı düşkün Kürtler bu söylemden biraz acı duymaz mı? 17 bin faili meçhul, 30-40 bin Kürt katleden devletin Başbakan’ı sadece ‘’7 bin vatan evladından’’ sözediyor. Peki katledilen bu Kürtler kimin evladıdır?

 

Kürtlere karşı 'Baas taktikleri'

 

Musul Valisi Asil Nucefi, Kürt köylerini Araplaştırma amacıyla 160 Arap aileyi Şebek Kürtlerin bulunduğu bölgeye yerleştirme kararı aldı.

Bir Kürt askere daha "intihar" dendi

 

Kışlalarda Kürt askerlerin 'intiharı' sürüyor!

Erzincan’ın Refahiye ilçesine bağlı Gümüşakar Jandarma Karakol Komutanlığında Kürt kökenli jandarma Er 20 yaşındaki Mehmet Sefa Gölgü’nün intihar ettiği ileri sürüldü.

Zılgıt yok mu?

 

Mehveş Evin, Milliyet

 

Başbakan Erdoğan’ın merakla beklenen Diyarbakır mitingi öncesi sokaklar, çarşı pazar kalabalık... Eski Yoğurtçu Pazarı’nda ve Hasanpaşa’da dolaşırken esnafla sohbet ettikçe, “evet”ler kadar “boykot” diyenlere de rastlıyoruz. İşte mitingden notlar:

"Cumartesi Anneleri", Başbakan Ve Dersim

 

Mustafa ELVEREN

 

“Cumartesi Anneleri” olarak kendilerini tanımlayan binlerce kayıp yakınları yıllardır haftanın her Cumartesi günü seslerini duyurmak için oturma eylemi yapmaktadırlar. 279. Oturma eyleminde Türkiye Başbakanı Erdoğan binlerce acılı aileler için; “Ne iş yaptıklarını bilmiyorum. Cumartesi anneleri birilerince kullanılıyor” demişti.

Yeni bir hücre keşfedildi

 

Romanya’nın Bükreş kentinde büyük bir bilimsel buluşa imza atıldı. Victor Babes Ulusal Patoloji Enstitüsünde yeni tip bir hücre keşfedildi.

Giriş / Login






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
Bir Osmanlı kimliği: Rûmîlik PDF Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 0
Kötüİyi 
Çarşamba, 28 Temmuz 2010

Bir Osmanlı kimliği: Rûmîlik

 

Ayşe Hür

 

Bir süredir ‘Türk’, ‘Türklük’ ve ‘Türkiye’ gibi terimlerin tarihçesini anlatıyorum. Bu haftaki yazım bu sözcüklerin ‘milliyetçilik çağı’ öncesine ilişkin. Böylece, geç de olsa “Türkler Mu’dan mı, Ergenekon’dan mı?” (11 Mayıs 2008, Taraf) başlıklı yazımda verdiğim bir sözü, akademisyen tarihçi Salih Özbaran’ın “Osmanlı İmparatorluğu bir Rum imparatorluğu muydu?” diye özetlenebilecek ilginç tezinden bahsetme sözümü de yerine getirmiş olacağım.

Türk adını Allah mı verdi

11. yüzyılın son çeyreğinde yazılmış Divan-ü Lügati’t Türk adlı eserin yazarı Kaşgarlı Mahmud, Türkler hakkındaki bir hadisten söz ederek şöyle der: “Allah’ın devlet güneşini Türk burcundan doğdurduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin dairelerini döndürmüş bulunduklarını gördüm. Allah onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne hâkim kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya milletlerinin yularını onların eline verdi. Onlarla birlikte çalışanları, onlardan yana olanları aziz kıldı. Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi. Bu kimseleri kötülerin, ayak takımının şerrinden korudu. Oklarının isabetinden kurtulmak için aklı olana düşen vazife, bu adamların tuttuğu yolu tutmaktır. Derdini dinletmek ve Türklerin gönlünü almak onların diliyle konuşmaktan başka yol yoktur...”



Orta Asya’dan Rum ülkesine

“Ben Türklerin en açık konuşanlarından, en zekilerinden, mızrağı en keskin olanlarından biriyim” diyerek Türk olmaktan duyduğu gururu tekrarlayan Kaşgarlı Mahmud şöyle devam eder: “Türkler aslında 20 boydur. Bunların her bir boyun birçok oymakları vardır ki sayısını ancak Allah bilir. Ben bunlardan kök ve ana boyları saydım. Oymakları bıraktım. Yalnız herkesin bilmesi için gerekli olanı, Oğuz kollarını (...) yazdım. Bundan başka Rûm yakınından doğuya [Çin’e] doğru –müslim ve gayrımüslim- her boyun olduğu yeri de bildirdim” der ve Türk boylarını saymaya başlar.

Kaşgarlı Mahmud’un bu satırları yazdığı yıllarda, 24 boydan oluşan Oğuzların bir bölümü, Orta Asya steplerini geçerek Kaşgarlı’nın ‘Rûm’ dediği bölgeye doğru akın etmektedirler. Neresidir bu ‘Rûm’ ülkesi derseniz, tahmin edeceğiniz gibi, “Doğu Roma’nın varisi Bizans ülkesinin çekirdeğini oluşturan Anadolu’dur” derim.



Haçlı Seferleri’nin katkısı

Nitekim Türk boylarının gelmelerinden itibaren, Bizans belgelerinde Tourkoi (Türkler) ve Türkie(Türkiye): Papalık belgelerinde ise barbarorum Turci (barbar Türkler) gibi terimler boy gösterir. Kutsal Roma-Germen İmparatoru Frederich Barbarossa komutasındaki Birinci Haçlı Seferi’ne katılan bir papaz Antakya civarındaki savaşlardan sonra 11 Ekim 1098’de günlüğüne şöyle not düşer: “Her yerde Türkler.” Yüz yıl sonra, bu seferi anlatan Guillaume de Tyr, “Türklerin egemenlikleri altındakiTurquia’dan söz eder. 1228-29 yıllarında bir başka Haçlı şövalyesi, Bavyeralı şair Tannhäuser, Haçlı Seferi Şarkısı’nda [Kreuzfahrtlied] şöyle yazar: “Sert esiyor rüzgârlar/ Yüzüme karşı barbarlıktan/ Sert ve can yakıcı esiyorlar/ Türkiye [Türkei] tarafından...”

1260’larda Konstantinopolis’ten ve Anadolu’dan geçen Marko Polo, seyahatnamesinde şöyle der: “Türkmen ilinde üç çeşit insan yaşar. Biri Türkmenlerdir ki bunlar Muhammed’e taparlar, basit insanlardır ve kaba dilleri vardır. Dağlarda ve vadilerde yaşarlar ve hayvancılıkla geçinirler; çok kıymetli atları ve büyük katırları vardır. Öteki şehirlerde ve kalelerde yaşayıp ticaret ve sanatla uğraşan Ermeni ve Rumlardır...”



Gerçekten ‘Etrâk-ı bî-idrak’mı

Burada bir parantez açalım: Osmanlı’nın aslında Türk olmaktan hoşnut olmadığı, Türkleri aşağı gördüğünü ileri sürenler haklı mı? Buna cevap vermek kolay değil.

Örneğin, erken dönem Osmanlı tarihinin en önemli eseri olan Âşıkpaşazade’nin (ö. 1481) Tevarih-i Âli Osman adlı eserinde Türk terimi sık sık kullanılır. Âşıkpaşazade, Türklerin Anadolu’ya nasıl geldiklerini anlatırken “Yafes neslinden göçer Türki kendülere sened edindiler. Ol sebepten Arab’a galip oldular” der. Yeniçeriliğin kökenini anlatırken “Bunları Türk’e verelim. Türkçe öğrensinler. Bunları dahi çeri edelim dedi. (...) Tamam ki Müsülman oldılar, Türk bunları nice yıllar kullandılar. Andan kapuya getirdiler. Akbörk geydürdiler. Adın ezelçeri iken yeniçeri kodılar” der. Dikkat edilirse, bu ifadeler de Türkleri ne yeren ne de öven bir yan vardır. Ancak, Sultan Orhan’ın oğlu Süleyman Paşa’nın Trakya bölgesini nasıl bir adaletle yöneterek halkının gönlünü kazandığını anlatırken, halkın “Nolaydı kadim zamandan bunlar bize beg olalar idi... Ve çok köyler bu Türk kavmını gördiler. Müsülman oldılar” dediğini kaydetmesinde olduğu gibi övücü atıflar da yapar.



Türk beğinin oğlu

1480’de tamamlanan Vâkı’ât-ı Sultan Cem adlı eserde, babası Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden sonra ağabeyi (II.) Bayezit’le girdiği taht kavgasından sonra Avrupa’ya sığınmak zorunda kalan Cem Sultan’dan “Türk beğinin oğlu” olarak söz edilir. Buradaki ‘Türk’ sözcüğünün coğrafi bir imleme olduğu anlaşılır ancak Cem’in kendinden ‘Türk’ olarak bahsetmesinden bakılırsa, Cem için, Türk olmak övünülecek bir şeydir.

Yine Cem Sultan’ın isteği üzerine Ebu’l hayr-ı Rûmi’nin derlediği Saltukname’de, bugün iddia edildiğinin tersine bir durum vardır. Çünkü Türk sözcüğü ‘Müslüman’ ve ‘Gazi’ yerine kullanılır. Örnek verelim: “Bir gün Kefe diyarında bir gazi vardı. Tatar idi. Adına Kara Davud dirlerdi. Seyyidden sonra çok gazalar ve erlikler eylemişdür (...) Geldük çün Kara Davud ol hinde yiğit idi. Seyyid’e hizmet iderdi. Bazılar Türk’ten idiler. Anın gazası ve velayeti Tatar’da meşhurdur.”



Din nedir bilmeyen Türkler

Bir başka 15. Yüzyıl yazarı Neşrî de, Türk sözcüğünü çeşitli bağlamlarda (İslamiyet öncesi ve sonrası için) kullanılır. Neşrî, Selçuklu İmparatorluğu için “Saltanat-ı Türk Han” derken, “Bazıları dahi vardır ki hiç din nedir bilmezler (...) Yahudileri taklit eden, taşa, ağaca, öküze, ateşe tapan Türkler vardır” da der, “Türk, İstanbul karşısında Üsküdar’a gelüp, Melik-i Konstantiniyyeden dahi cizye ve haraç aldılar” da der.


Mihaloğlu Ali Bey’in Gazavatnamesi
 adlı eserin yazarı Suzi Çelebi (ö. 1524) ise “Bir Türk dünyaya bedeldir” sözünü ilk sarf edendir.

Peki, bugün yaygın biçimde kullanılan “Osmanlılar Türkleri ‘etrâk-ı bî-idrak’ (idraksiz, kavrayışsız Türkler) olarak görürlerdi” diye özetlenebilecek kanıyı doğuran nedir? Hakan Erdem’e göre buna dair çok az örnek var. Bunlardan biri Hoca Saadettin Efendi’nin (ö. 1599) Safevi Devleti’nin kuruluşunu anlatırken Türkmenler için kaydettiği “Başına tac aldı çıktı ol pelîd/ İtdi bî-idrak etrâkı mürîd” beyitidir. Hoca Saadettin’in ‘idraksiz Türkler’ dediği kesimin, ‘Türkler’ değil, ‘Kızılbaş Türkler/Türkmenler’ olduğu açıktır. Nitekim Hoca Saadettin Efendi, bir başka Kızılbaş önder Şah Kulu’nun 1511’deki isyanını anlatırken de, Şah Kulu’nun memleketi olan Teke halkının ‘pis Türkler’(etrâk-ı na-pak) olduğunu söyleyecektir.

Şimdi de 16. Yüzyıl şairi Güvahi’nin Pendnâme adlı mesnevisinde geçen şu dizelere göz atalım: “Şehirde rustay-i bî-gam olmaz/ Hakikatdür bu söz Türk adem olmaz/ Dedüğin anlamaz söylerse sözi/ Bir olur Türk’e sözün ardı yüzi/ Acayip taifedir kavm-i Etrâk/ Eyü yatlı (kötü) nedür itmezler idrak/ Ne bilür anların ağızları tad/ Ne söz var dillerinde idecek yad.” Tercümeye pek gerek duyurmayan bu Türkçe dizelerin yazarı Güvahi’nin, şehirli bir Türk olduğunu bilince, eleştirdiklerinin genel olarak ‘Türk’ değil, özel olarak ‘göçebe, köylü Türk’ olduğu anlaşılıyordur herhalde.



Türk saplantısının doğuşu

Parantezi kapatıp devam edelim. Granada’nın düştüğü 1492’ye kadar, Avrupa’nın ‘ötekisi’ Araplardır. Dolayısıyla Avrupa’da, Türkler hakkındaki söylem genel olarak olumludur. 1492’den sonra ‘öteki’ Osmanlı olur ve söylem olumsuza döner. 1529’da Viyana bozgunundan sonra bile Türkler için ‘köpekler, zalim ve kan düşkünü, pis, hayvani, sahtekâr, zorba, iğrenç’ gibi son derece ağır terimler kullanılmaya devam eder. Bu olumsuz dilin nedeni elbette, ‘Türk korkusu’ dur. Nitekim bu dönemde ortaya çıkan Obsessione Turc (Türk saplantısı) olgusunun bugünlere kalan mirası, İtalyancadakiMamma li Turchi, yani “Anneciğim, Türkler!” ünlemi olur. İddialara göre, acı çektirme anlamına gelena torquendo, işkence anlamına gelen torxuere, aldatma veya zalimlik anlamına gelen truculent veyatrux-trucis gibi terimlerin esin kaynağı da bu dönemin Türkleridir. 17-19. yüzyıllar arasında zirveye çıkan Oryantalist edebiyattaki çoğu cinsellikle ilgili kavramlara hiç değinmiyorum bile.



Yunus Emre’nin ‘Rum ili’

Ama ilginçtir, 13. yüzyılın başında Osmanlı Beyliği’nin kuruluşuna tanıklık ettiği anlaşılan Yunus Emre’nin dilinde Anadolu’nun adı ‘Türk’ değil, ‘Rûm ili’ dir. Zafernâme adlı eserin yazarı Nizameddin Şami, Timur’un 1402’de Yıldırım Bayezid’e karşı kazandığı zaferi ‘Rûmiyan’a ve Sultan-ı Rûm’a karşı kazanılmış bir zafer’ olarak tarif eder. 1402-1413 arasındaki Fetret Devri’nde, Osmanlı’ya başkaldıran Simavne Kadısı Şeyh Bedreddin’in namı ‘Hallac-ı Rûm’ (Rumların Hallac-ı Mansur’u), ‘Pertev-i Rûm’, yani Rum ışığıdır. 1399-1429 yılları arasında yaşadığı sanılan Horasan erenlerinin pirlerinden Hacı Bayram-ı Veli’nin unvanı ise ‘Şeyhü’r Rûm’...



Rum, Arap ve Acem’in farkı

1599 Kahire’sini tasvir ederken Gelibolulu Mustafa Âlî’nin emperyal kibirle yaptığı şu tasvire (sadeleştirilmiş dille) bakın şimdi de: “...Sözün kısası, Rûm iyidir, Arap tilkilenmekte zaten köpektir. Gerçi Acemler nazik tabiatlı olurlar, ama onların çoğu münafıktır, arabozucudur. Kıskançlığı ve düşmanlığı Evram’a [Rûmlara] bırakmaz, ateşle suyu bir bardağa koyar. Rum Acemden yüz defa üstündür, bu sözü yalanlayanlar köpektir. Demek istiyorum ki eskiden Acemlerin uluları akıl ve bilgi ile ün almış iken şimdi onlarda bu hal yoktur. Türk insanındaki ululuk onlarda yoktur.” Yazarın, ‘Rûm’ derken ‘Türk’ü kastettiğini söylemeye gerek yok herhalde.



Ve daha nice terim

Ayrıca Osmanlı belgelerinde şu terimlere bolca rastlanacaktır: Osmanlı ülkesi için “Memleket-i Rûm”, ‘Bûm-i Rûm’, ‘İklim-i Rûm’, ‘Diyar-ı Rûm’, ‘Rûm ili’; şairler için “şuara-yı Rûm”, âlimler için “ulema-yı Rûm’, dervişler için ‘abdalan-ı Rûm’, akıncılar için ‘gaziyan-ı Rûm’, ‘Rûm atlılar’, ‘Rûm yiğitleri’, ‘leşker-i Rûm’; hattatlar için ‘İmâd-ı Rûm’; Türkçe için ‘Lisan-ı Rûm’; Amasya-Sivas-Tokat çevresindeki eyalet için ‘Eyalet-i Rûm’, Mevlâna için Celaleddin-i Rûmî, Anadolu Selçukluları için ‘Rûm Selçukluları’, Mısır kanunnâmelerinde Anadolu’dan gelenler için ‘Rûmlu’ veya Yavuz Sultan Selim’in annesi Gülbahar Hatun için Trabzon’da yaptırdığı Hatuniye Camii’nin kitabesine yazdırdığı gibi ‘Bânû-i Rûm’ ve daha nicesi...

Bir örnek de Kürtçenin efsanevi yazarı Ehmedȇ Xanȇ’nin ünlü eseri Mem u Zin’in önsözünden: “Rum u Ereb u Ecem...” Yani, ‘Türk, Arap ve Fars’. Günümüze kadar gelmiş bir Kürt atasözü de var: “Bextȇ Romȇ tune ye” Anlamı “Rum’un/Türk’ün acıması yoktur!”



Salih Özbaran’ın tezi

Peki, Osmanlı Devleti/ İmparatorluğu, Avrupalıların dediği gibi bir Türk devleti mi, yoksa Türklerin (ve de Kürtlerin) dediği gibi Rûm devleti mi idi? Bu soruya Salih Özbaran’ın verdiği cevabına geçmeden Metin Kunt’un cevabını okuyalım: “Bir kere unutulmamalı ki hem yöneticiler, hem halk arasında Türk olmayan çoktu. Yöneticilerin bir kısmı ve kapıkulu askerlerinin hepsi, dirlik sahiplerinin bazıları Türk-Müslüman olmayanlardan oluşuyordu. Osmanlı sultanlarının gözünde de halk içinde Türkler ve Türk olmayanlar arasında bir fark yoktu. Müslüman olmayanlar ek vergi (cizye) ödüyorlardı devlete, fakat bütün halk, ister Türk olsun ister Rûm, ister Arap olsun ister Sırp, padişahın reayası idi. Buna karşılık gene de Türk devleti diyebiliriz Osmanlı devletine, çünkü ülkenin dili Türkçe idi.”



Türkçe konuşmak yeter mi

Günümüzde, Osmanlı Devleti’nin kurucusu kabul edilen Osman Gazi’nin, Oğuzların Kayı boyundan olmadığı, hatta Oğuz boylarının askeri bürokrasisine bile dâhil olmayan, cesur bir maceracı olduğu, Osman adının ‘çoban’ anlamına gelen ‘otman’ kelimesinden türediği, Osman adının ise, kendisine İslami meşruiyet kazandırmak için yaratıldığı kanısı güçlenmiş olsa da, Osmanlı hanedanının etnik olarak Türk kökenli olduğu genel olarak kabul edilir. Gerçi bir kaçı dışında, hanedanın erkekleri Türk olmayan kadınlarla evlenerek, ‘Türk kanını’ sulandırmışlardı ama hanedan içinde ve devlet dairelerinde Türkçe konuşulurdu. Devletin bütün kayıtları yüzlerce yıl kesintisiz Türkçe tutulmuştu. Medreselerde Arapça okunur ama konuşma dili Türkçe idi.

Buna rağmen, Salih Özbaran, “Bir devletin dilinin Türkçe –üstelik Arapça ve Farsçanın yoğun etkisi altında kalmış bir merkezî dil- olması ne kadar yeterlidir kocaman imparatorluğu Türk yapmaya?” der ve tezini açıklar: “Yoksa Osmanlı Devleti bir Rûm imparatorluğu muydu?”

Bu görüş aslında başka tarihçilerce de dile getirilmiştir. Örneğin İlber Ortaylı’ya göre “Biz Roma İmparatorluğu’nun varisleriyiz. Ve Müslüman da olsak, Romalıyız”dır. Halil İnalcık’a göre Osmanlı sultanları ‘Sultan-ı Rûm’dur, ‘Kayser-i Rûm’dur. Osmanlı Devleti’nin kuruluşu hakkındaki çok önemli makalesi ile tanıdığımız Paul Wittek ise daha ileri gider ve “Danişmendiler ve Selçukiler devrini de Osmanlı İmparatorluğu ve emirlerininkini de”, “muhtelif Türk unsurları, göçebe, kasabalı ve şehirlileri” de, “hakiki Türkleri ve Türkleşmiş unsurları da” kapsayacak şekilde ‘Rûm Türkleri’ terimini önerir.



Cemal Kafadar’ın tezi

Salih Özbaran’ın atıfta bulunduğu bir diğer akademisyen tarihçi Cemal Kafadar’a göre durum biraz daha karmaşıktır: “[Osmanlılar] aynen ortaçağın Küçük Asya’daki diğer halkları gibi, [Doğu] Roma topraklarının sakinleri anlamına gelen Rûmî diye adlandırılmışlardı. Bu, temelde coğrafi bir adlandırmaydı ve esas olarak o halkların yaşadığı yeri belirliyordu; ancak, coğrafyacıların ve gezginlerin gözünden kaçmadığı üzere, merkezi İslam topraklarından bakıldığında, bir sınır bölgesi olan Rûm’un Türk-Müslüman nüfusunun, onları gerek İslam dünyasının gerekse diğer Türklerden farklı kılan kendilerine özgü ve alışılmamış yönlere sahip oldukları anlaşılıyordu. Şöyle ki, Rûmi Türk olmak, aynı zamanda İslam uygarlığının, bir yandan da yeni bir bölgede kendi yaşam biçimini oluşturan diğer yandan rakip bir dinsel-uygarlığa yönelişte siyasal egemenlik kurmak için uğraş veren yeni bir bölgesel görüntüsüne sahip olmak anlamına geliyordu.”



Avrupa dillerinde Rûmîlik

Cemal Kafadar’ın bu tanımının gerek coğrafi ve politik, gerekse sosyokültürel açılardan geniş bir anlam taşıdığına işaret eden Salih Özbaran’a göre, Rûm veya Rûmî sözcüğü, Cemal Kafadar’ın ileri sürdüğü gibi, sadece ‘Arapça, Farsça ve Türkçede’ değil, Avrupa dillerinde de vardır. Örneğin Portekiz dilinde Osmanlılar için ‘Rûme’ ve ‘Rûmes’ (Rûm/Romalı ve Rûmiler/Romalılar) terimleri kullanılır. Endonezya ve Malezya’da 16. yüzyılda Osmanlı sultanlarına ‘Raca Rûm’ denirdi. Doğu Afrika’daki Mogadişu-Mombasa’da yerli halk, Portekizli sömürgecilere karşı ‘Rûm’dan (Osmanlı’dan) medet umarlardı.

Ancak, yine Salih Özbaran’ın dikkatimizi çektiği gibi Portekiz dilinde Turchia, Otomanos, Turquesca, Turquimais ve Turcos gibi terimler de vardır. Peki, bu terimler arasındaki fark nedir? Bunu 1534 yılında Hindistan’ı ziyaret eden Portekizli botanikçi Garcia da Orta da merak etmiş olmalı ki (günümüz Türkçesiyle) şöyle der hatıratında: “Hindistan’da egemen güçler arasındaki savaşlara tanık olurken beyaz bir askere, birçok kez Türk olup olmadıklarını sordum, yanıtı hayır oldu, sadece Rume olduğunu söyledi; başkalarına Rume olup olmadıklarını sorduğumda da hayır dediler, Türkten başka bir şey olmadıklarını söylediler; birinin diğerinden farkının ne olduğunu sorduğumda ise bana bunu anlayamayacağımı söylediler, çünkü ben ülkelerin adlarını bilmiyordum, dilleri de bana bir şey ifade etmiyordu.”

Sözümüzü bağlayalım: Cemal Kafadar’a, Halil İnalcık’a ve elbette Salih Özbaran’a göre, çok dilli, çok etnili, çok dilli Osmanlı Devleti/ İmparatorluğu, sadece bir ‘Türk’ devleti değildi. Bunun nedeni, Osmanlı’nın Türkleri ‘Etrâk-ı bî-idrak’ görmesi değildi elbette. Daha doğrusu, böyle bir genelleme yapılamazdı. Ama İlber Ortaylı’nın kestirmeden söylediği gibi ‘Müslüman Roma’ da değildi. Belki de Osmanlı’nın ‘iki dünya arasındaki konumunu’ en iyi anlatan terim, ‘Rûm’ terimi idi. Günümüzde bu terime yüklenen olumsuz ve dar anlamları düşününce, Salih Özbaran’ın tezine pek çok kişinin uzak duracağını tahmin ediyorum, ama bence üzerinde düşünmeye değer bir tez, ne dersiniz?


Özet Kaynakça:
 Salih Özbaran, Bir Osmanlı Kimliği, 14.-17. Yüzyıllarda Rum/Rumi Aidiyet ve İmgeleri, Kitap Yayınevi, 2004; Hakan Erdem, “Osmanlı Kaynaklarından Yansıyan Türk İmaj(lar)ı”,Dünyada Türk İmgesi, Kitap Yayınevi, 2005, s.13-26; Reşat Genç, Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türk Dünyası, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1997.


Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

 

 


Görüntüleme sayısı: 607

Bu yazıya ilk yorumu yazın

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Güvenlik kodu:* Code
Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2007 by Arthur Konze - www.karakocan.info
All right reserved

 
[ Geri ]

İş Rehberi / Golden Guide

Kayıt Ekle
Arama

POPULAR BÖLGESEL HABERLER

  • TSK, Kürdistan Ormanlarını Yakmaya Devam Ediyor
  • Bingöl'de ormanlık alan ateşe verildi
  • Diyarbakır'a Kürtçe tabelalar geliyor
  • Çırav dağı eteklerinde coşkulu festival
  • DTP, oybirliğiyle "demokratik özerk"liği kabul etti

Arşiv Menüsü / Archives

Bölüm Haberleri / Section
Köşe Yazıları / Authors
Olaylar ve insanlar Arşivi
Dost Linkler
Bizden Biri Arşivi

Popular Haberler

  • Karakoçan'da Polis Aracı Devrildi...
  • Sabire Yaman 'ı vuran polis tutuklansin
  • Türk Askerleri bir 'Ceylan'ı daha öldürdü !
  • Bozkurt: 'Dörtyol Emniyeti bizi korumadı'
  • 'BDP Dörtyol'a mutlak girecek'

karakocan.info bizbize forumu

Karakoçan'da iz birakanlar (2555h 46min)
Medin a?a... (2555h 58min)
Kemalett?n gÜverc?n (2555h 59min)
Karakoçan’?m bir sevdad?r (2607h 42min)
Navên gundê depê nivisîne, xwe... (2640h 3min)

foruma git...

Ziyaretçi Defteri/ Guest Book

erkan coşkun
Sevgili site editörüne; karakoçanlı,kığılı,mazgirtli,nazimiyeli,kovancılarlı,palulu hemşerilerim.B
Devam Et
Deftere Yaz

POPULAR KÖŞE YAZILARI

  • Sürgün
  • Munzur Festivalinde Mazlum DOĞAN unutulmamalıdır
  • Şiddet ahtapotu
  • Gemiler Gemiler Kalkıyor Limanlardan Limanlardan
  • Kurêşan Aşireti ve "Gandi" Kemal'in "Türkmenleşmesi"

Giriş/Login Menü






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Implemented by haagseDesign | Disclaimer | Bize Ulaşın iletisim

İçerik sunucu karakocan.info sitesi; yayımlanan herhangi bir içerik (media-text) veya içeriklerden dolayı doğrudan veya dolaylı olarak sorumluluk kabul etmez.

©Karakoçan Sevdalıları