Bir Sevdadır Karakoçan! |Güncel

Kürtler birlik olsa   Dörtyol'a Destek için giden Kürtleri ve BDP'lileri Tanklarla Durdurdular!   Evdalê Zeynikê New Yorkluları büyüledi   Henüz yol yakınken...   İsmail Beşikçi, Türkiye'nin vicdanıdır   Dağdaki Kürtler, ovadaki Kürtler   Vahşeti kavramak   Bir Osmanlı kimliği: Rûmîlik   Kıbrıs'ı İngilizlere kim verdi   'Türk kanı' taşımayanlar   1934 Trakya Olayları   Munzur Festivalinde Mazlum DOĞAN unutulmamalıdır   Linçkirina Kurdan û Cerîbandina Qirkiriné   Gemiler Gemiler Kalkıyor Limanlardan Limanlardan   Bir babanın en zor anı   Canan suikast silahıyla mı vuruldu?   Türk Askerleri bir 'Ceylan'ı daha öldürdü !   Egemen Medya Ulkenin veya Millettin Gözünü çıkarıyor   Sürgün   Elazığ - Malatya Karayolunda Kaza   Bir Güzel Ağladılar Ama ?   Elazığ 8. Kolordu Komutanına Tutuklama   Biz ve Onlar   Erdoğan'ınki, Timsah'ın Gözyaşları !   Karakoçan'da Polis Aracı Devrildi...   Bingöl'de ormanlık alan ateşe verildi   Bir Ülke Kurmuştuk Gemide Denizin Ortasında   Taksim "Silahları Susturun!" Sloganlarıyla Çınladı   İnsanlığın bittiği yer   Elazığ Karakoçan'da 8 asker öldü
haber ekleme rehberi
  • Anasayfa
  • Karakoçan Haberleri
  • Karakoçan Köyleri
  • Kariyer Listesi
  • Foto Album
  • Video Serke
  • Yeni Foto Galery
  • iz Bırakanlar
  • FoRum
  • Konuk Defteri
  • reklam-iletisim
Anasayfa arrow Dost Linkler
Cuma, 30 Temmuz 2010

Kürtler birlik olsa

 

Haydar IŞIK

 

Alman Mareşal von Moltke; ‘’Kürtler birlik olsa, Ortadoğunun en güçlü halkı olur’’ diyor. Türkiye, eskiden Kürtleri tanımıyordu. ‘’Kart-kurt“ yapmışlardı. Asimilasyon ve soykırımlardan geçen halkımız, 30 yıl süren büyük mücadele ve on binlerce gencini kurban vererek, Kürt olduğunu bu ırkçı devlete kanıtladı. Şimdi ise Kürt var, ama dili, kimliği, kültürü olmayacak ve devletin kapısına bağlı Kürt olacak, diyorlar. Erdoğan: ‘’Benim Kürtlerim“ derken, sanki sahibi olduğu bir köpekten bahsediyor. Rus seterim, Alman kurt köpeğim gibi, AKP’li Kürtlerim, CHP’li Kürtlerim, Bingöl’deki Fetullah, Ağar yandaşı Zazalarım, AKP’den 80 Lira alanlarım... Nedense adam gibi kendisi olan Kürt görülmüyor. Devletin yetkili ‘’kart-kurtcu“ tarih profesörü Halaçoğlu: ‘’Kürtler, Türklerin asimile olmuş halidir“ dedikten sonra: ‘’Dünyanın her yerinde herkesin 7 göbek gerisini bildiğini dile getirerek, ‘’Biz Türklerin kimliklerini ortaya çıkarması ve birbirlerini tanımalarını isterken bazı kesimler bunu kafatasçılık, ırkçılık olarak nitelendirmektedirler. Aslında bunu ret eden ne mutlu Türk’üm diyemeyenler aslında asıl ırkçılık yapanlardır’’ demiş. Mademki Kürtler, Türklerin asimile olmuşlarıdır, seksen yıl da Kürtçe devletin resmi dili olsun. Bu ırkçı-faşist Profesör, devleti kuran ve şimdiye kadar idare edenlerden kaçının bir veya iki göbek ötesini biliyor? Acaba bu Profesör; Kemal Atatürk, İnönü, Demirel ve diğerlerinin de yedi ceddini ortaya koyabilir mi? Sahtekar sözde bilimadamına bakan dürüst Türkler şüphesiz; ‘’Ne mutsuzum ki Türk’üm!“ der. Ama bunların işi sahtekarlık ve zorbalıktır. Kendilerinden 4-5 bin sene önce o topraklarda yaşayan Kürt halkını kabullenemiyorlar.

Evdalê Zeynikê New Yorkluları büyüledi

 

Yönetmenliğini Bülent Gündüz’ün yaptığı Evdalê Zeynikê belgesel filmi New York’ta büyük bir ilgiyle karşılandı. 

Henüz yol yakınken...

 

Orhan Miroğlu

 

Türkiye’de etnik bir çatışmanın eşiğinden dönmek için yol hâlâ yakın mı emin değilim, ama yakın olduğuna inanmak istiyorum.

 

İtiraz edilebilir bir inanç bu.

 

Geçmişe gitmeden, İnegöl ve Hatay’da yaşananlara bakarak ve en önemlisi de, tarafların savaşma arzularının şiddetini hesaba katarak bile, bu inanca karşı çıkılabilir elbet, bunun da farkındayım.

İsmail Beşikçi, Türkiye'nin vicdanıdır

 

 

Orhan Miroğlu 

 

 

 

Liseli yıllarımda Kürt toplumu hakkında okuduğum en değerli kitap İsmail Beşikçi’nin imzasını taşıyordu. Adını bileceksiniz, Doğu Anadolu’nun Düzeni.

İsmail Beşikçi, Türkiye’nin vicdanıdır

Dağdaki Kürtler, ovadaki Kürtler

 

Orhan Miroğlu

 

Yarın Kandil ve Mahmur kampından gelen barış grubunun yargılanmasına Diyarbakır’da başlanacak. Silah bırakıp dağdan gelen üçüncü barış grubu bu. Siyasi konjonktürün nispeten uygun olduğu zamanlarda PKK Türkiye’ye dağdan ve Avrupa’dan barış grupları gönderdi. Sonuç pek iyi olmadı ama. Gelenler ağır hapis cezalarına çarptırıldılar. PKK açısından bakıldığında, silah bırakıp Türkiye’ye dönmek faydasız bir propaganda eylemi olmadığı gibi, taktiksel bir durum da değildi. Uzun yılların savaş tecrübesi, artık bu savaşın etnik bir çatışmayı göze almadan, sürdürülemeyeceğini gösteriyordu. Daha da önemlisi PKK’nin lideri içerdeydi ve hem onun için hem de dağlardaki binlerce insan için, muhtemel bir özgürlük imkânı ancak bir yumuşama ortamında, silahların tamamen toprağa gömüldüğü bir siyasi iklimde mümkün olabilirdi.

Vahşeti kavramak

 

Orhan Miroğlu

 

Dün Abbas Emani, bugün Özgür Dağhan. Hınç ve öfke içinde, ölülere işkence yapmaya devam ediyorlar. Farklı bir yazıya gerek yoktu, farklı olan bir şey yoktu çünkü. Elim kaleme varmadı yeniden.. 15 Temmuz-2006/Gündem-EK’te çıkan bir yazımı paylaşıyorum..

***

Bir Osmanlı kimliği: Rûmîlik

 

Ayşe Hür

 

Bir süredir ‘Türk’, ‘Türklük’ ve ‘Türkiye’ gibi terimlerin tarihçesini anlatıyorum. Bu haftaki yazım bu sözcüklerin ‘milliyetçilik çağı’ öncesine ilişkin. Böylece, geç de olsa “Türkler Mu’dan mı, Ergenekon’dan mı?” (11 Mayıs 2008, Taraf) başlıklı yazımda verdiğim bir sözü, akademisyen tarihçi Salih Özbaran’ın “Osmanlı İmparatorluğu bir Rum imparatorluğu muydu?” diye özetlenebilecek ilginç tezinden bahsetme sözümü de yerine getirmiş olacağım.

Kıbrıs'ı İngilizlere kim verdi

 

Ayşe Hür, Taraf

 

“Bu hafta, Cumhuriyet tarihi meraklılarından özür dileyerek, bundan tam 36 yıl önce, 20 Temmuz 1974’te Türkiye’nin askerî müdahalesi ile hukuki ve siyasi statüsü radikal bir biçimde değişen Kıbrıs’ın II. Abdülhamit tarafından İngilizlere verilmesinin hikâyesini anlatacağım. Abdülhamit’in bu işi hangi şartlar altında yaptığını anlamak için de, konuyu biraz genişçe ele alacağım. Umarım olayları birbirine karıştırmadan anlatmayı başarırım.”

'Türk kanı' taşımayanlar

 

Ayşe Hür, Taraf

 

Geçtiğimiz hafta Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, TSK’nın içindeki çeteleri, cuntacıları, TSK’nın istihbarat zaaflarını haberleştirenleri eleştirirken “Türk kanı taşıdıklarına inanmıyorum” dedi ama kimseden tepki görmedi. Ocak 2008’de, Kırşehirli 13 lise öğrencisi kendi kanlarıyla yaptıkları Türk bayrağını çerçeveleterek dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a hediye etmiş, Büyükanıt bayrağı nemli gözlerle “Biz böyle büyük bir milletiz” diyerek basına takdim ettiğinde de pek ses çıkmamıştı. Haziran 2009’da Gaziantep Üniversitesi Bilişim Kulübü üyesi gençlerin kendi kanlarıyla yaptığı bayrak, Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı’nda, İlker Başbuğ adına Kurmay Deniz Albay Dursun Çiçek tarafından huşu içinde teslim alındığında da kimse garipsememişti. Anlaşılan TSK’da ve toplumda güçlü bir ırkçı damar var. Gelin bu hafta Türk milliyetçiliğinin ırkçı damarının tarihçesine bir göz atalım.

 

1934 Trakya Olayları

 

Ayşe Hür, Taraf

 

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında, galeyana gelen/getirilen Sünni halk kitlelerinin, devletin ve kamuoyunun gözleri önünde, Madımak Oteli’ni yakması ve 33 yazar, ozan, düşünür ile iki otel çalışanın ölümüne sebep olmasının acısı hâlâ geçmedi. Bu olayla ilgili sorunlar, sorular, beklentiler pek çok yetkin yazar tarafından ayrıntılı olarak ele alındığından, ben bu haftayı Sivas Katliamı’na değil, bu ve benzeri nice olayın arkasındaki siyasal ve toplumsal psikolojiyi anlamamıza yardımcı olacağını düşünerek, Cumhuriyet tarihinin bir başka yüz kızartıcı olayına ayırdım.

 

Linçkirina Kurdan û Cerîbandina Qirkiriné

 

Sedat GEZGIN

 

     Çend roje li nawçeya İnegol’a Bursa’yé, Hatay’é û li nawçeya Dortyol’é buyerén linçkiriné ya mezin hember Kurdan pék hat. Ew linçkirina Kurdan yé yekemîn, duyemîn nine. Bi çend sal e komén faşîst û nijadperest hember Kurdan pevçunan derxinin û piştre buyerén lînçkiriné pék tînin.

Gemiler Gemiler Kalkıyor Limanlardan Limanlardan

 

İbrahim Sediyani                                                                                                     

     Gemiler kalkıyor.


     Dünyanın dört bir yanından gemiler kalkıyor.


     Gemiler yeni bir dünyanın, yeni bir medeniyetin, yeni bir bilinç halkasının temellerini atmak için kalkıyorlar limanlardan. Dünyanın ve insanlık ailesinin uyuyan vicdanını, erdem ve fazilet duygularını harekete geçiriyor bu gemiler.

Bir babanın en zor anı

 

Batman'ın Hasankeyf İlçesi'ni Gaziantep'ten ziyarete gelen Mehmet Ayalp, 2 oğlu ile birlikte serinlemek için Dicle Nehri'ne girdi. Ancak 5 yaşındaki Ahmet ve 12 yaşındaki Muhittin kardeşler akıntıya kapıldı. Mehmet Ayalp küçükü oğlu Ahmet'i kurtarırken, bu sırada uzaklaşıp kaybolan Muhittin'i kurtaramadı. Uzun arayışlardan sonra Muhuttin'in sudan cansız bedeni çıkarıldı.

Canan suikast silahıyla mı vuruldu?

Turk Askerler bir 'Ceylan'ı daha öldürdü

 

Egemen Medya Ulkenin veya Millettin Gözünü çıkarıyor

 

Teman Dep

 

Medya daki genel kuralları belirtmeye gerek yok.Bunları herkes biliyor ama,önemli olan uygulaması.Haydi yüzdeyüz uygulamalarından vazgeçtikte  hiç olmazsa yarısı uygulansa...
   Evet yıllardır egemen medya bu ülkenin veya milletin diyelim dilini kesti,"kısaltılmış olsun" diye ege. medya kulağını kesti,şimdi de  e. medya gözünü çıkarıyor.Hem de "kaş yapayım derken göz çıkarıyor".Ama kazayla falan değil,biliçlice çıkarıyor...

Giriş / Login






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
Her Türk asker mi doğar? PDF Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 0
Kötüİyi 
Pazartesi, 01 Aralık 2008

Her Türk asker mi doğar?

Ayşe Hür , Taraf

Bugün askerlik hizmeti yapmaktan kaçınmayı ifade eden ‘vicdani ret’ kavramı ile askerlik hizmetinin yerine zorunlu sivil hizmet vermeyi de reddetmeyi ifade eden ‘total ret’ kavramları giderek hayatımızın parçası oluyor. (Türkiye’de bu ayrım pek yapılmıyor.) Vicdani reddin kökenlerini Avrupa’daki feodal beylere belli bir bedel ödeyerek askerlik görevinden muaf tutulan bazı Hıristiyan tarikatlarının tavırlarında bulanlar var.

Feodal rejimin askerlik ya da savaş vergisi dayatmasına ilk karşı çıkış 16. yüzyılda Almanya’da Protestan Wiedetäufer Tarikatı tarafından yapılmış. Tarikat, Katolik kilisesinin kışkırtmasıyla kanlı bir şekilde ezilmiş elbette. 18. yüzyılda İngiltere’de, dinî inançları nedeniyle şiddet kullanmayı, askerlik yapmayı ve vergi vermeyi reddeden Quaker’lar ise gerekçelerinin açıklığı ve tavırlarındaki tutarlılıkla ilk vicdani retçiler olarak adlandırılabilirler.

MODERN TEPKİLER .
Modern anlamda ‘vicdani ret’ çıkışı, ilk kez Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de gerçekleşti. Savaşa çağrılan binlerce insan savaşa katılmayı reddettiler, bunlardan üç bini hapse atıldı. Ama bu itirazın kalıcı sonuçları oldu. Britanya 1916’da ‘vicdani ret’ hakkını içtihatları arasına kattı. Onu, 1917’de Danimarka, 1920’de İsveç, 1922’de Hollanda, 1931’de Finlandiya izledi. Vicdani ret hareketi 1968 ve sonrasında Avrupa’yı sarstı, Vietnam Savaşı’ndan sonra da ABD’yi sarstı. Avrupa devletleri ‘vicdani ret’ hakkını 70’lerin ortasından başlayarak tanımaya başladılar. Bugün pek çok ülkede, silahlı hizmet yapmak istemeyen insanlar yine zorunlu olarak ve çoğunlukla askerlikten daha uzun bir süre hastane, okul vb sosyal birimlerde çok düşük ücretlerle hizmet etmeye zorlanıyorlar. Ancak bu zorlamaya karşı tepkiler giderek artıyor.

TSK NAMUS BEKÇİSİ Mİ? .
Türkiye’deki durum ise hakikaten içler acısı. ‘Her Türk asker doğar’ doktrinizasyonu yüzünden, değil ‘total retçi’ veya ‘vicdani retçi’ olmak, ordu veya askerlik hakkında ufak bir eleştiride bulunmak bile en ağır saldırılarla karşılaşmayı göze almak demek. Nitekim, Osman Murat Ülke, Mehmet Tarhan, Mehmet Bal ve Halil Savda başta olmak üzere vicdani ve total retçilerin uğradıkları baskıları hep birlikte izliyoruz ama sesimizi çıkarmıyoruz. Son olarak, Fatih Altaylı, bir televizyon programında TSK’yı eleştiren bir kadın konuşmacı hakkında şu yüz kızartıcı cümleyi sarfetti: “Hanımefendi belki farkındasınız, belki değilsiniz ama o ordu sizin bacak aranızı da koruyor!” Kimseden bu sözlere tepki gelmedi. TSK ise hâlâ bu yeni görev tanımı (!) ile ilgili açıklama ya da yalanlama yapmadı. “Çok yazık” diyelim ve bu haftaki yazımıza geçelim.

TÜRKLERİN FAZİLETLERİ .
“Her Türk asker doğar” söyleminin modern/milliyetçi dönemin icadı olduğu söylenirse de ben bunu, bu mitin Türk ulus-devletinin kök önermesi olarak tanımlanması, askere biat etmenin kurumsallaşması ve dogma haline getirilmesi modern dönemde olmuştur diye tadil etmekten yanayım. Çünkü, Türklerin askerlik becerilerinden övgüyle sözeden pek çok tarihsel kaynak vardır.

Örneğin 9. yüzyılda yazmış büyük Arap edibi, düşünürü ve aynı zamanda din âlimi olan Cahiz’in, Türkler hakkında yazılmış ilk antropolojik eser sayılan Türklerin Faziletleri adlı kitabında, “Türkler askerlik konusunda dünyanın en ileri milletidir” denir. Gerçi yazar bunları söylerken eski Yunanlıların felsefe ve bilimde, Çinlilerin sanatta, İranlıların devlet idaresinde, Arapların edebiyatta ileri olduğunu belirtirse de “Bir Türk tek başına bir millettir” diyerek hepimizin kıvanç duyacağı şekilde noktayı koyar.

Maveraünnehr Türklerine ilişkin birinci elden gözlemler yapan 10. yüzyıl coğrafyacısı İbn-i Havkal’a göre “Abbasiler başka askerlere kudret, cüret, cesaret, atılganlık bakımından üstün oldukları için” Türkleri emirlerinde toplamıştır. Havkal’ın çağdaşı Makdisi ise “düşmanların en kuvvetlisi, en kalın boyunlusu, belalara en çok sabredeni, rahata en az alışanı Türklerdir” diyerek Türkleri pohpohlar.

ALLAHIN ORDUSU .
“Ben Türklerin en açık konuşanlarından, en zekilerinden, mızrağı en keskin olanlarından biriyim” diyen 11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud’a bakılırsa bir hadiste “Allah; benim Türk adını verdiğim bir ordum var. Onları doğuda iskân ettim. Bir kavme kızarsam onları o kavme musallat kılarım” denmektedir. Kaşgarlı şöyle devam eder: “İşte bu hadis Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü Tanrı onlara ad vermeyi kendi üstüne almıştır ve onları yeryüzünün en yüksek yerine, havası en temiz ülkelerine yerleştirmiş ve onlara ‘kendi ordumdur’ demiştir.”

Ancak bazı yazarların Türkleri övdükleri mi yoksa yerdikleri mi pek belli değildir. Örneğin. Türkler hakkında çok değerli etnolojik bilgiler veren 10. yüzyıl yazarlarından Mesudi, “Türklerin en küçük gözlü ve en kısa boyluları Oğuzlardır” dedikten sonra boy kısalığını “Türklerin at üstünde geçirdikleri zamanın yerde geçirdikleri zamandan da uykuda geçirdikleri zamandan da uzun oluşuna” bağlayarak gönlümüzü almayı başarır. Aynı Mesudi “Dokuz Oğuzlar ‘yırtıcılar ve atlılar hükümdarı’ adını alır. Zira yeryüzündeki hükümdarlar arasında onların adamlarından daha kahraman ve kan dökmeye istekli adamları olan, onlardan daha çok atı olan kimse yoktur” diyerek tam göğsümüzü kabartırken “Türklerin ülkesinde soğuk çok olduğu, hararet bedenlerinin nemini buharlaştıramadığı için çok etli ve yumuşak bedenlidirler. Birçok huyları kadınlara benzer. Bu sebeple onlarda cinsi arzu azdır. Bazen cinsi arzunun azlığı çok ata binmekten de ileri gelir” diyerek tekrar canımızı sıkar.

KAHRAMAN VE YIRTICI .
13. yüzyıl yazarı Kazvini de övgü ile yergi karışımı laflar etmiştir. Kazvini’ye göre “Türkler kalabalık oluşları, cesaretleri, kahramanlıkları ve yırtıcılıkları ile diğer milletlerden ayrılırlar. Yüzleri geniş, burunları yassı, bilekleri kalın ve ahlâkları azdır. Öfkeli, zalim, ceberrut ve et yiyici tabiatlıdırlar.” Kazvini, “Onlardan biri köle olduğu zaman efendisinin askerlerine kumandan olmakla yetinmez, efendisinin elinden hükümdarlığı alıp yerine geçmek ister” dedikten sonra şu tavsiyede bulunmuştur: “Türkler size dokunmadıkça onlarla mütareke halinde olunuz.”

Türklerin askerlik maharetlerine övgü konusunda daha yakın tarihten örnekler de vardır. Örneğin Alman generali Moltke “Ordu-milletin en canlı örneği Türklerdir”; Fransız imparatoru Napoléon “Türkler mağlup edilemez”; Avusturyalı mareşal Montecuccoli “Türkler ölmesini biliyorlar. Ben de ölmesini bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim” demiştir. (Konumuzla doğrudan ilgili değil ama hatırlatalım, Türk Kara Ordusu’nun Osmanlıların Yeniçeri Ordusu ile değil, Hun İmparatoru Mo-Tun’un 10 bin kişilik birlikleri ile kurulduğunu iddia ederek, TSK’nın tarihini 2217 yıl öncesine götüren ve TSK’yı buna ikna eden Türk-İslam Sentezi’nin ideologu Prof. İbrahim Kafesoğlu’dur. )

SADECE GAYRIMÜSLİMLER Mİ? .
Hakkında böyle övgüler bulunan bir halkın askerlikten kaçması fikrini kabul etmek kolay olmadığı için, Osmanlı ordusundan firar edenlerin sadece Hıristiyanlar olduğunu düşünmek eğilimi vardır. Halbuki, ‘asker doğan’ Müslüman-Türkler de askerden kaçmışlardır. Üstelik bu oran Avrupa’ya göre çok yüksekti. Avrupa’da seferber edilen orduların yüzde 0,7 ile yüzde 1 kadarını asker kaçakları oluştururken, Osmanlı İmparatorluğu’nda bu oran yüzde 20’lere varıyordu. Peki, hem ‘asker-millet’ olmakla ilgili mitlere, hem de Kuran’da savaş alanını terk etmemek konusundaki kesin hükümlere rağmen neden bu kadar çok Türk askeri firar ediyordu?

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Harbiye İkmal Şubesi Müdür Vekili olan Miralay Behiç (Erkin) Bey’e göre nedeni şuydu: “Enver Paşa’nın kanaatince askerin firarı korkudan, benim ve daha birçok arkadaşları­mın kanaatince de eratın birçok yolsuzluklara tahammül edememelerinden ileri gelmekte idi. Bu mesele hakkında ordularımızın komutanlarının fikirlerini sorduk; aynı neticeye var­dık. Yâni fena ve az gıda, alışılmayan iklimlere tahammül edememek, fena giyinmek, kadın ihtiyâcı, sigara ihtiyâcı, ara sıra izin alıp ailesini görememek, siperlerde uzun müddet kal­mak vs. Memleketimizin o zamanki perişan hâli bütün bu mahzurları izâle edecek imkânla­rı tahsile müsait değildi.

FİRARI ÖNLEMEK ZOR .
Firar edemeyen erat arasında intihar edenler ve cinnet getirenler de vardı. Kasten ken­dini yaralayanlar eksik değildi. Bu sonuncular derhâl îdâm olunuyorlardı. Firarın cezası îdâm olduğu hâlde, firarın önünü almak mümkün olamamış; bilâkis günden güne artmıştır. Siper hayâtından bıkanlar arasında mahsus kabahat işleyerek hapsolunmak ve bu sayede geriye gitmek vak’aları artmıştı. Bunun için bir kânun yapıldı; bu gibilerin hapis cezası dayak cezasına çevrildi. Enver Paşa, firara karşı esaslı tedbir alacak yerde şiddeti artırdı. (...)

Firar meselesi öyle bir şekil almıştı ki bugün bir firariyi îdâm eden manga eratından bâzıları ertesi günü kendileri kaçıyorlardı. Yâni îdâm cezası dahi müessir olamıyordu. Bâzıları kasten frengi hastalığı alarak askerlikten kurtulmaya teşebbüs ediyorlardı. Ni­hayet frengili amele taburları teşkiline mecbur olduk.

Askerlikten kurtulmak için sun’î hastalıklar, sahte izin vesikaları misilli türlü türlü çâ­relere başvurulduğu gibi zenginlerin, bâzı karakteri zayıf doktorlardan rapor almak, asker alma şubeleriyle anlaşmak gibi suiistimaller günden güne artıyor, bunlarla başa çıkmak bi­zim için çok müşkül oluyordu.”

MİLLİ MÜCADELE YILLARI .
Asker kaçakları Milli Mücadele döneminde de büyük sorun olmaya devam etti. Silahaltına çağrılanlar İstanbul Hükümeti’nin fetvasını ve padişahın askerliği kaldırdığına dair fermanını dikkate alarak ya askere gelmiyor ya da şubelerden ve kıtalardan kaçıyorlardı. Kaçarken de kendilerine verilen silah ve cephaneleri beraberinde götürüyorlardı. Elbette köylerine kasabalarına rahatça giremedikleri için de, dağa çıkıyor, yol kesiyor, halkın başına bela oluyorlardı. Ankara, bir ara sayıları yüzbinlere ulaşan asker kaçakları ile baş etmek için İstiklal Mahkemeleri’ni kurdu. Bu mahkemelerde casusluk, bozgunculuk, askerden kaçma, eşkıyalık ve isyan suçlarından yaklaşık 60 bin kişi yargılandı, bunların 40 binine çeşitli cezalar verildi, 1054 idam cezası infaz edildi. Ardından aynen Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi ‘Amele Taburu’ uygulamasını başlattı. Bu sert tedbirler sayesinde halk yavaş yavaş Kuva-yı Seyyare denilen çetelere katılmaya başladı. Ardından düzenli orduya geçildi ve disiplinsizlik azaldı.  


DOĞUŞTAN ‘TOTAL RETÇİ’ BİR CEMAAT: MOLOKANLAR
 

Bir zamanlar Kars ilinin bugünkü adlarıyla Yalınçayır (Zührap), Atçılar ve Çalkavur adlı üç köyünde ‘total retçi’ diye tanımlayabileceğimiz bir cemaat yaşıyordu. Adları Rusçada süt anlamına gelen ‘moloko’ sözcüğünden gelen Molokanlar (‘Süt içenler’) veya Türkçe kaynaklardaki adlarıyla Malakanlar, Slav kökenli bir Ortodoks tarikatının mensuplarıydı. Molokanlardan ilk kez, bölgede çalışmalar yapan ziraat profesörü İlhan Abidin ve Milli Mücadele yıllarının önemli figürlerinden Erzurum Mebusu Cevat Dursunoğlu söz etmişti. Ama Molokanların kaderini belirleyen kişi Kazım Karabekir oldu. Karbekir’in Molokanlarla ilişkisine gelmeden Molokanlar hakkında biraz bilgi verelim.

SADE HIRİSTİYANLAR .
Rus Ortodoks öğretisi, Büyük Perhiz’de (Lent) süt içmeyi günah sayarken, hergün süt içilebileceğini ileri süren Molokan öğretisi, 17. yüzyılda Rusya’da ortaya çıkmıştı. Peygamberleri Maksim adını taşıyan, inançları Tevrat, İncil ve Zebur’un öğretilerinin bir karışımı olan bu grupların özünde, Hıristiyanlığın en sade, en törensiz ilk dönemlerine dönüşü özledikleri anlaşılıyordu. Çünkü Molokanlar haçı, ikonları, teslis inancını (baba-oğul-kutsal ruh üçlemesini), vaftizi, günah çıkarmayı, istavrozu, silah taşımayı, hatta tanrının otoritesine meydan okuduğu için devlet otoritesini bile reddediyorlardı. Erkekleri sakallarını kesmeyen ve sigara içmeyen, kadınları başlarını örten, topluluk dışından evlenmeyen ancak, sekizinci göbeğe kadar akraba evliliklerini ensest sayan Molokan tarikatının kurucularından Ukle-İn, daha sonra ünlü Rus yazarı Leo Tolstoy’un da mensubu olacağı Dukhobor (Manevi Güreşçiler) tarikatının liderinin kızıyla evlendiği için Molokanlarla Dukhobor’lar akraba tarikatlar sayılıyorlardı.

SÜRGÜN BAŞLIYOR .
1805’te I. Aleksandr tarafından çıkarılan bir fermanla, Rusya’daki diğer azınlıklar gibi koruma altına alınan Molokanların kaderi, 1830’da I. Nikola tarafından çıkarılan bir diğer fermanla kökten değişti ve Molokanlar önce Kırım, Orta Asya, Sibirya ve Transkafkasya’ya, sonra da Rus ordularının ilerleme hattında yerleşim yerleri oluşturma politikası uyarınca, Tiflis, Erivan, Gence, Şamahı gibi sınır eyaletlerine sürüldüler. Serfliği kaldıran ve azınlıklara bazı haklar tanıyan II. Aleksandr döneminin (1855-1881) başlarında Molokanlarn ve Dukhoborların durumu biraz iyileştiyse de balayı, zorunlu askerlik uygulamasıyla sona erdi. Askerliği insanların zalimliği olarak tanımlayan Molokanların askerlik yapmayı reddetmesi üzerine bir kısım Molokan ABD, Kanada hatta Avustralya gibi uzak ülkelere göç ederken, bir kısmı da 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Rusya’ya savaş tazminatı olarak verilen Kars yöresine iskân edildi. Amaç, Ermenistan bölgesinin Slavlaştırılmasıydı.

BOLŞEVİK SEMPATİZANLARI .
Ancak, asıl şehrin hemen yanına bir garnizon-şehir inşa eden Rusların Kars’taki misafirliği 1917 Ekim Devrimi’ne kadar sürdü. Çarlığı yıkan Bolşevikler, Kars bölgesindeki egemenliklerini daha fazla sürdürmek istemediler. Molokanlar da Bolşevik Rusya’ya göçmek yerinde Kars’ta kalmayı tercih ettiler ama, Molokanlar arasında Bolşevik düşüncelere ve Türkiye Komünist Partisi’ne sempati duyanların ortaya çıkması ve Sovyet Rusya sefiri Midavini’nin Molokanlara sahip çıkması, Milli Mücadele kadrolarında alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Bir yandan Rusya’dan silah ve altın yardımı alan, bir yandan da komünist akımları kontrol altına almaya çalışan Kemalist kadrolar, Molokanları bölgeden çıkartmanın yollarını aramaya başladılar. İşte sol fikirlere gayet mesafeli olan General Kazım Karabekir’in rolü burada ortaya çıktı.

Kazım Karabekir Molokanları şöyle anlatıyordu: “Malakanlar Ruslar zamanında dahi askerliğe gitmezlermiş, erkekleri hep sakallı. Umumiyetle iri vücutlu, canlı kanlı, sıhhat numunesi insanlar. Elbise ve vücutları temiz. Hayvanları kadana, arabaları çok eşya alır, dört tekerlekli, büyük ve sağlam. Ziraat, ekme, biçme aletleri hep son sistem, yalnız kuvvei ceriye beygirdir. Kan dökmek en büyük günah imiş, harpte dahi olsa. Ben onları yalnız nakliyede kullanıyordum. Buna dahi itiraz ediyorlardı. Karsın her tarafında şoseler boyunca uzanan bu köylüler teşvikatla Bolşevik teşkilatına başlayarak bugün gösterdikleri samimi hayatlarını bozmaya da başlamışlardı.”

ZORLA ASKERLİK .
Karabekir, çözümü bulmuştu. Madem Molokanlar askerlik yapmaya karşıydılar, o halde onları kaçırtmak için askere alınmaları yoluna gidilecekti. Yine Karabekir’den dinleyelim: “Malakanların en nihayet 20 kânunusaniye (20 Ocak 1921) kadar memleketimizden çıkmadıkları halde katiyen askere alınacakları hakkında Ankara’dan emir geldi. Kars Rus Sovyet konsolosu Norman ziyaretime geldi. Malakanların askere alınması halinde Rusya’daki Türk tebaasının da askere alınacağını söyledi. Cevaben hükümetimiz 20 kânunusaniye kadar müddet temdid etmiştir, bundan sonra gitmezlerse askere alınacaklardır, artık bence yapılacak bir şey olmadığını söyledim .”

Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (RSFSC) Dışişleri Komiseri Çiçerin, 18 Mayıs 1921’de baskı ile köylerinden uzaklaştırılan Molokanlardan boşalan yerlere Anadolu’dan getirilen Müslümanların yerleştirildiğini belirterek bu durumun derhal düzeltilmesini aksi takdirde bu davranışların Rus emekçi kitlelerinin tepkilerine neden olacağını ihtar etmişti ancak Kazım Karabekir buna kulak asmadı. RSFSC, 13 haziranda yeni bir nota ile “...bu toprakları terk edip göç etmek isteyen Molokanlar, malını mülkünü beraberlerinde alıp götürebilirler, ne yazık ki buna Türk makamları engel olmaya çalıştılar; bu da yetmedi, Molokanlar soyuldu ve her türlü baskı altında bırakıldı, ellerinden toprakları alındı. Bu göçmenler evlerinden kovuldu, açlıktan yarı ölmüş Molokanlar ahırlara ve tavlalara kapatıldı...” diye şikâyet ediyordu ama tacizler devam etti.

TUTULMAYAN SÖZLER .
Nihayet, 13 Ekim 1921’de Kars’ta Türkiye ile Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri arasında imzalanan Dostluk Antlaşması’na Molokanlarla ilgili bir madde kondu. Buna göre, Molokanlar istedikleri zaman Türk vatandaşlığından çıkıp, ülkeyi serbestçe terk edebilecekler, eşyalarını, mal ve mülklerini veya bunların değeri kadar parayı yanlarında götürebileceklerdi.

RSFSC’nin 13 Kasım 1921’de verdiği notaya bakılırsa anlaşmanın bu maddesi de havada kalmıştı? “...Biz Misak-ı Milli’yi bütünüyle kabul ettikten sonra bu paktın Rus milli azınlığa karşı tanınmaması ve dinî haklarına saygı gösterilmemesi yersiz ve yakışıksız bir hareket olacaktır. Çarlık rejimi bile Molokanların dinî inançlarına göz dikmiş değildir ve Molokanlar bu rejim sıralarında bile askerlikten muaf tutulmuşlardır. Kaldı ki Misak-ı Milli’de ifade olunan özgürlük ilkelerini ihlal eden bir hükümetin, bu konuda Çarlığın zulmünü bile gölgede bırakan hareketlerde bulunmaması ve böyle hareketleri hakli olarak kabul etmemesi gerekir...’’

SON MOLOKAN .
Rus tarafının birbiri ardına gelen notaları durumu değiştirmeyince, 20 bin nüfuslu Molokan cemaati yollara düştü. Askerlik yapmayı kabul ederek Türkiye’de kalan küçük grup ise, zaman içinde 1600 kişiye ulaştı ama onlar da 1962’de soylarını devam ettirecek eş adayları bulabilecekleri Ermenistan, ABD, Kanada ve Avustralya’ya doğru yola çıkmak zorunda kaldılar. Kars’taki son Molokan Vasili Dölemenci 26 Nisan 2007'de hayatını kaybedince tarihin bir sayfası daha kapandı.

SONSÖZ .
Cumhuriyet dönemi boyunca, ‘ordu-millet’ yaratmak için gerek okullarda, gerek asker ocağında adeta beyinler yıkandı ama, son olarak DTP Milletvekili Akın Birdal’ın sorusu üzerine Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün açıklamasından öğrendiğimize göre, askerlik çağında olan 14 milyon 306 bin 525 kişiden 1 milyonu, tecilli, yoklama kaçağı ya da bakayaydı. (1 Haziran 2008 tarihli gazetelerden) Peki buna şaşmamız mı lazım? Bence hayır, çünkü her Türk ‘asker’ doğmaz, her Türk ‘insan’ doğar!

Kaynakça: Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, TTK Yayınları, 2001; Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri (1920-1923), Bilgi Yayınevi, 1975, Rahmi Apak, İstiklal Savaşı’nda Garp Cephesi Nasıl Kuruldu?, TTK Yayınları, 1990; Miralay Behiç Erkin’in yayınlanmamış hatıratından aktaran Sait Çetinoğlu, ‘Her Türk asker(mi) doğar?”, http://www.savaskarsitlari.org; Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji, TİMAŞ Yayınları, 1998, s. 268-283; a.g.y., Kars’ta Bir Etnik Grup Malakanlar’ın Toplumsal Yapısı, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2005; Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, Emre Yayınları, 2. Cilt, 1993, s. 194, 203-204, 298; Stefanos Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri 1917-1923, Gözlem Yayıncılık, 1979, s. 332, 373-375, 430.

Ayşe Hür, Taraf.com.tr


Görüntüleme sayısı: 1150

Bu yazıya ilk yorumu yazın

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Güvenlik kodu:* Code
Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2007 by Arthur Konze - www.karakocan.info
All right reserved

 
[ Geri ]

İş Rehberi / Golden Guide

Kayıt Ekle
Arama

POPULAR BÖLGESEL HABERLER

  • Palu'da jandarma karakoluna gerilla baskını
  • Bingöl'de ormanlık alan ateşe verildi
  • TSK, Kürdistan Ormanlarını Yakmaya Devam Ediyor

Arşiv Menüsü / Archives

Bölüm Haberleri / Section
Köşe Yazıları / Authors
Olaylar ve insanlar Arşivi
Dost Linkler
Bizden Biri Arşivi

Popular Haberler

  • PKK, Karakoçan/Kolan (Yoğunağaç) Köyü kırsalında saldırdı
  • Cobur Köyünden H.Mehmet Şerif Gök Vefat Etti
  • Palu'da jandarma karakoluna gerilla baskını
  • Sabah Namazında Köyleri Yaktılar
  • Askerlerin Yoğun Ateşi Altında Torununa Siper Oldu

karakocan.info bizbize forumu

Karakoçan'da iz birakanlar (1631h 51min)
Medin a?a... (1632h 3min)
Kemalett?n gÜverc?n (1632h 4min)
Karakoçan’?m bir sevdad?r (1683h 47min)
Navên gundê depê nivisîne, xwe... (1716h 8min)

foruma git...

Ziyaretçi Defteri/ Guest Book

erkan coşkun
Sevgili site editörüne; karakoçanlı,kığılı,mazgirtli,nazimiyeli,kovancılarlı,palulu hemşerilerim.B
Devam Et
Deftere Yaz

POPULAR KÖŞE YAZILARI

  • Karakoçan'da Gazze Duyarlılığı
  • Değinmeler Dokunmalar -7
  • Taş atan çocuklar
  • Su İntifadası: Akdeniz'de Yazılan Tarih - 2
  • "Ülkemiz ateş ve kan gölü olmadan..."

Giriş/Login Menü






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Implemented by haagseDesign | Disclaimer | Bize Ulaşın iletisim

İçerik sunucu karakocan.info sitesi; yayımlanan herhangi bir içerik (media-text) veya içeriklerden dolayı doğrudan veya dolaylı olarak sorumluluk kabul etmez.

©Karakoçan Sevdalıları