Her Türk asker mi doğar?
Ayşe Hür , Taraf
Bugün askerlik hizmeti yapmaktan kaçınmayı ifade eden ‘vicdani ret’ kavramı ile askerlik hizmetinin yerine zorunlu sivil hizmet vermeyi de reddetmeyi ifade eden ‘total ret’ kavramları giderek hayatımızın parçası oluyor. (Türkiye’de bu ayrım pek yapılmıyor.) Vicdani reddin kökenlerini Avrupa’daki feodal beylere belli bir bedel ödeyerek askerlik görevinden muaf tutulan bazı Hıristiyan tarikatlarının tavırlarında bulanlar var.
Feodal rejimin askerlik ya da savaş vergisi dayatmasına ilk karşı çıkış 16. yüzyılda Almanya’da Protestan Wiedetäufer Tarikatı tarafından yapılmış. Tarikat, Katolik kilisesinin kışkırtmasıyla kanlı bir şekilde ezilmiş elbette. 18. yüzyılda İngiltere’de, dinî inançları nedeniyle şiddet kullanmayı, askerlik yapmayı ve vergi vermeyi reddeden Quaker’lar ise gerekçelerinin açıklığı ve tavırlarındaki tutarlılıkla ilk vicdani retçiler olarak adlandırılabilirler.
MODERN TEPKİLER . Modern anlamda ‘vicdani ret’ çıkışı, ilk kez Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de gerçekleşti. Savaşa çağrılan binlerce insan savaşa katılmayı reddettiler, bunlardan üç bini hapse atıldı. Ama bu itirazın kalıcı sonuçları oldu. Britanya 1916’da ‘vicdani ret’ hakkını içtihatları arasına kattı. Onu, 1917’de Danimarka, 1920’de İsveç, 1922’de Hollanda, 1931’de Finlandiya izledi. Vicdani ret hareketi 1968 ve sonrasında Avrupa’yı sarstı, Vietnam Savaşı’ndan sonra da ABD’yi sarstı. Avrupa devletleri ‘vicdani ret’ hakkını 70’lerin ortasından başlayarak tanımaya başladılar. Bugün pek çok ülkede, silahlı hizmet yapmak istemeyen insanlar yine zorunlu olarak ve çoğunlukla askerlikten daha uzun bir süre hastane, okul vb sosyal birimlerde çok düşük ücretlerle hizmet etmeye zorlanıyorlar. Ancak bu zorlamaya karşı tepkiler giderek artıyor.
TSK NAMUS BEKÇİSİ Mİ? . Türkiye’deki durum ise hakikaten içler acısı. ‘Her Türk asker doğar’ doktrinizasyonu yüzünden, değil ‘total retçi’ veya ‘vicdani retçi’ olmak, ordu veya askerlik hakkında ufak bir eleştiride bulunmak bile en ağır saldırılarla karşılaşmayı göze almak demek. Nitekim, Osman Murat Ülke, Mehmet Tarhan, Mehmet Bal ve Halil Savda başta olmak üzere vicdani ve total retçilerin uğradıkları baskıları hep birlikte izliyoruz ama sesimizi çıkarmıyoruz. Son olarak, Fatih Altaylı, bir televizyon programında TSK’yı eleştiren bir kadın konuşmacı hakkında şu yüz kızartıcı cümleyi sarfetti: “Hanımefendi belki farkındasınız, belki değilsiniz ama o ordu sizin bacak aranızı da koruyor!” Kimseden bu sözlere tepki gelmedi. TSK ise hâlâ bu yeni görev tanımı (!) ile ilgili açıklama ya da yalanlama yapmadı. “Çok yazık” diyelim ve bu haftaki yazımıza geçelim.
TÜRKLERİN FAZİLETLERİ . “Her Türk asker doğar” söyleminin modern/milliyetçi dönemin icadı olduğu söylenirse de ben bunu, bu mitin Türk ulus-devletinin kök önermesi olarak tanımlanması, askere biat etmenin kurumsallaşması ve dogma haline getirilmesi modern dönemde olmuştur diye tadil etmekten yanayım. Çünkü, Türklerin askerlik becerilerinden övgüyle sözeden pek çok tarihsel kaynak vardır.
Örneğin 9. yüzyılda yazmış büyük Arap edibi, düşünürü ve aynı zamanda din âlimi olan Cahiz’in, Türkler hakkında yazılmış ilk antropolojik eser sayılan Türklerin Faziletleri adlı kitabında, “Türkler askerlik konusunda dünyanın en ileri milletidir” denir. Gerçi yazar bunları söylerken eski Yunanlıların felsefe ve bilimde, Çinlilerin sanatta, İranlıların devlet idaresinde, Arapların edebiyatta ileri olduğunu belirtirse de “Bir Türk tek başına bir millettir” diyerek hepimizin kıvanç duyacağı şekilde noktayı koyar.
Maveraünnehr Türklerine ilişkin birinci elden gözlemler yapan 10. yüzyıl coğrafyacısı İbn-i Havkal’a göre “Abbasiler başka askerlere kudret, cüret, cesaret, atılganlık bakımından üstün oldukları için” Türkleri emirlerinde toplamıştır. Havkal’ın çağdaşı Makdisi ise “düşmanların en kuvvetlisi, en kalın boyunlusu, belalara en çok sabredeni, rahata en az alışanı Türklerdir” diyerek Türkleri pohpohlar.
ALLAHIN ORDUSU . “Ben Türklerin en açık konuşanlarından, en zekilerinden, mızrağı en keskin olanlarından biriyim” diyen 11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud’a bakılırsa bir hadiste “Allah; benim Türk adını verdiğim bir ordum var. Onları doğuda iskân ettim. Bir kavme kızarsam onları o kavme musallat kılarım” denmektedir. Kaşgarlı şöyle devam eder: “İşte bu hadis Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü Tanrı onlara ad vermeyi kendi üstüne almıştır ve onları yeryüzünün en yüksek yerine, havası en temiz ülkelerine yerleştirmiş ve onlara ‘kendi ordumdur’ demiştir.”
Ancak bazı yazarların Türkleri övdükleri mi yoksa yerdikleri mi pek belli değildir. Örneğin. Türkler hakkında çok değerli etnolojik bilgiler veren 10. yüzyıl yazarlarından Mesudi, “Türklerin en küçük gözlü ve en kısa boyluları Oğuzlardır” dedikten sonra boy kısalığını “Türklerin at üstünde geçirdikleri zamanın yerde geçirdikleri zamandan da uykuda geçirdikleri zamandan da uzun oluşuna” bağlayarak gönlümüzü almayı başarır. Aynı Mesudi “Dokuz Oğuzlar ‘yırtıcılar ve atlılar hükümdarı’ adını alır. Zira yeryüzündeki hükümdarlar arasında onların adamlarından daha kahraman ve kan dökmeye istekli adamları olan, onlardan daha çok atı olan kimse yoktur” diyerek tam göğsümüzü kabartırken “Türklerin ülkesinde soğuk çok olduğu, hararet bedenlerinin nemini buharlaştıramadığı için çok etli ve yumuşak bedenlidirler. Birçok huyları kadınlara benzer. Bu sebeple onlarda cinsi arzu azdır. Bazen cinsi arzunun azlığı çok ata binmekten de ileri gelir” diyerek tekrar canımızı sıkar.
KAHRAMAN VE YIRTICI . 13. yüzyıl yazarı Kazvini de övgü ile yergi karışımı laflar etmiştir. Kazvini’ye göre “Türkler kalabalık oluşları, cesaretleri, kahramanlıkları ve yırtıcılıkları ile diğer milletlerden ayrılırlar. Yüzleri geniş, burunları yassı, bilekleri kalın ve ahlâkları azdır. Öfkeli, zalim, ceberrut ve et yiyici tabiatlıdırlar.” Kazvini, “Onlardan biri köle olduğu zaman efendisinin askerlerine kumandan olmakla yetinmez, efendisinin elinden hükümdarlığı alıp yerine geçmek ister” dedikten sonra şu tavsiyede bulunmuştur: “Türkler size dokunmadıkça onlarla mütareke halinde olunuz.”
Türklerin askerlik maharetlerine övgü konusunda daha yakın tarihten örnekler de vardır. Örneğin Alman generali Moltke “Ordu-milletin en canlı örneği Türklerdir”; Fransız imparatoru Napoléon “Türkler mağlup edilemez”; Avusturyalı mareşal Montecuccoli “Türkler ölmesini biliyorlar. Ben de ölmesini bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim” demiştir. (Konumuzla doğrudan ilgili değil ama hatırlatalım, Türk Kara Ordusu’nun Osmanlıların Yeniçeri Ordusu ile değil, Hun İmparatoru Mo-Tun’un 10 bin kişilik birlikleri ile kurulduğunu iddia ederek, TSK’nın tarihini 2217 yıl öncesine götüren ve TSK’yı buna ikna eden Türk-İslam Sentezi’nin ideologu Prof. İbrahim Kafesoğlu’dur. )
SADECE GAYRIMÜSLİMLER Mİ? . Hakkında böyle övgüler bulunan bir halkın askerlikten kaçması fikrini kabul etmek kolay olmadığı için, Osmanlı ordusundan firar edenlerin sadece Hıristiyanlar olduğunu düşünmek eğilimi vardır. Halbuki, ‘asker doğan’ Müslüman-Türkler de askerden kaçmışlardır. Üstelik bu oran Avrupa’ya göre çok yüksekti. Avrupa’da seferber edilen orduların yüzde 0,7 ile yüzde 1 kadarını asker kaçakları oluştururken, Osmanlı İmparatorluğu’nda bu oran yüzde 20’lere varıyordu. Peki, hem ‘asker-millet’ olmakla ilgili mitlere, hem de Kuran’da savaş alanını terk etmemek konusundaki kesin hükümlere rağmen neden bu kadar çok Türk askeri firar ediyordu?
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Harbiye İkmal Şubesi Müdür Vekili olan Miralay Behiç (Erkin) Bey’e göre nedeni şuydu: “Enver Paşa’nın kanaatince askerin firarı korkudan, benim ve daha birçok arkadaşlarımın kanaatince de eratın birçok yolsuzluklara tahammül edememelerinden ileri gelmekte idi. Bu mesele hakkında ordularımızın komutanlarının fikirlerini sorduk; aynı neticeye vardık. Yâni fena ve az gıda, alışılmayan iklimlere tahammül edememek, fena giyinmek, kadın ihtiyâcı, sigara ihtiyâcı, ara sıra izin alıp ailesini görememek, siperlerde uzun müddet kalmak vs. Memleketimizin o zamanki perişan hâli bütün bu mahzurları izâle edecek imkânları tahsile müsait değildi.
FİRARI ÖNLEMEK ZOR . Firar edemeyen erat arasında intihar edenler ve cinnet getirenler de vardı. Kasten kendini yaralayanlar eksik değildi. Bu sonuncular derhâl îdâm olunuyorlardı. Firarın cezası îdâm olduğu hâlde, firarın önünü almak mümkün olamamış; bilâkis günden güne artmıştır. Siper hayâtından bıkanlar arasında mahsus kabahat işleyerek hapsolunmak ve bu sayede geriye gitmek vak’aları artmıştı. Bunun için bir kânun yapıldı; bu gibilerin hapis cezası dayak cezasına çevrildi. Enver Paşa, firara karşı esaslı tedbir alacak yerde şiddeti artırdı. (...)
Firar meselesi öyle bir şekil almıştı ki bugün bir firariyi îdâm eden manga eratından bâzıları ertesi günü kendileri kaçıyorlardı. Yâni îdâm cezası dahi müessir olamıyordu. Bâzıları kasten frengi hastalığı alarak askerlikten kurtulmaya teşebbüs ediyorlardı. Nihayet frengili amele taburları teşkiline mecbur olduk.
Askerlikten kurtulmak için sun’î hastalıklar, sahte izin vesikaları misilli türlü türlü çârelere başvurulduğu gibi zenginlerin, bâzı karakteri zayıf doktorlardan rapor almak, asker alma şubeleriyle anlaşmak gibi suiistimaller günden güne artıyor, bunlarla başa çıkmak bizim için çok müşkül oluyordu.”
MİLLİ MÜCADELE YILLARI . Asker kaçakları Milli Mücadele döneminde de büyük sorun olmaya devam etti. Silahaltına çağrılanlar İstanbul Hükümeti’nin fetvasını ve padişahın askerliği kaldırdığına dair fermanını dikkate alarak ya askere gelmiyor ya da şubelerden ve kıtalardan kaçıyorlardı. Kaçarken de kendilerine verilen silah ve cephaneleri beraberinde götürüyorlardı. Elbette köylerine kasabalarına rahatça giremedikleri için de, dağa çıkıyor, yol kesiyor, halkın başına bela oluyorlardı. Ankara, bir ara sayıları yüzbinlere ulaşan asker kaçakları ile baş etmek için İstiklal Mahkemeleri’ni kurdu. Bu mahkemelerde casusluk, bozgunculuk, askerden kaçma, eşkıyalık ve isyan suçlarından yaklaşık 60 bin kişi yargılandı, bunların 40 binine çeşitli cezalar verildi, 1054 idam cezası infaz edildi. Ardından aynen Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi ‘Amele Taburu’ uygulamasını başlattı. Bu sert tedbirler sayesinde halk yavaş yavaş Kuva-yı Seyyare denilen çetelere katılmaya başladı. Ardından düzenli orduya geçildi ve disiplinsizlik azaldı.
DOĞUŞTAN ‘TOTAL RETÇİ’ BİR CEMAAT: MOLOKANLAR
Bir zamanlar Kars ilinin bugünkü adlarıyla Yalınçayır (Zührap), Atçılar ve Çalkavur adlı üç köyünde ‘total retçi’ diye tanımlayabileceğimiz bir cemaat yaşıyordu. Adları Rusçada süt anlamına gelen ‘moloko’ sözcüğünden gelen Molokanlar (‘Süt içenler’) veya Türkçe kaynaklardaki adlarıyla Malakanlar, Slav kökenli bir Ortodoks tarikatının mensuplarıydı. Molokanlardan ilk kez, bölgede çalışmalar yapan ziraat profesörü İlhan Abidin ve Milli Mücadele yıllarının önemli figürlerinden Erzurum Mebusu Cevat Dursunoğlu söz etmişti. Ama Molokanların kaderini belirleyen kişi Kazım Karabekir oldu. Karbekir’in Molokanlarla ilişkisine gelmeden Molokanlar hakkında biraz bilgi verelim.
SADE HIRİSTİYANLAR . Rus Ortodoks öğretisi, Büyük Perhiz’de (Lent) süt içmeyi günah sayarken, hergün süt içilebileceğini ileri süren Molokan öğretisi, 17. yüzyılda Rusya’da ortaya çıkmıştı. Peygamberleri Maksim adını taşıyan, inançları Tevrat, İncil ve Zebur’un öğretilerinin bir karışımı olan bu grupların özünde, Hıristiyanlığın en sade, en törensiz ilk dönemlerine dönüşü özledikleri anlaşılıyordu. Çünkü Molokanlar haçı, ikonları, teslis inancını (baba-oğul-kutsal ruh üçlemesini), vaftizi, günah çıkarmayı, istavrozu, silah taşımayı, hatta tanrının otoritesine meydan okuduğu için devlet otoritesini bile reddediyorlardı. Erkekleri sakallarını kesmeyen ve sigara içmeyen, kadınları başlarını örten, topluluk dışından evlenmeyen ancak, sekizinci göbeğe kadar akraba evliliklerini ensest sayan Molokan tarikatının kurucularından Ukle-İn, daha sonra ünlü Rus yazarı Leo Tolstoy’un da mensubu olacağı Dukhobor (Manevi Güreşçiler) tarikatının liderinin kızıyla evlendiği için Molokanlarla Dukhobor’lar akraba tarikatlar sayılıyorlardı.
SÜRGÜN BAŞLIYOR . 1805’te I. Aleksandr tarafından çıkarılan bir fermanla, Rusya’daki diğer azınlıklar gibi koruma altına alınan Molokanların kaderi, 1830’da I. Nikola tarafından çıkarılan bir diğer fermanla kökten değişti ve Molokanlar önce Kırım, Orta Asya, Sibirya ve Transkafkasya’ya, sonra da Rus ordularının ilerleme hattında yerleşim yerleri oluşturma politikası uyarınca, Tiflis, Erivan, Gence, Şamahı gibi sınır eyaletlerine sürüldüler. Serfliği kaldıran ve azınlıklara bazı haklar tanıyan II. Aleksandr döneminin (1855-1881) başlarında Molokanlarn ve Dukhoborların durumu biraz iyileştiyse de balayı, zorunlu askerlik uygulamasıyla sona erdi. Askerliği insanların zalimliği olarak tanımlayan Molokanların askerlik yapmayı reddetmesi üzerine bir kısım Molokan ABD, Kanada hatta Avustralya gibi uzak ülkelere göç ederken, bir kısmı da 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Rusya’ya savaş tazminatı olarak verilen Kars yöresine iskân edildi. Amaç, Ermenistan bölgesinin Slavlaştırılmasıydı.
BOLŞEVİK SEMPATİZANLARI . Ancak, asıl şehrin hemen yanına bir garnizon-şehir inşa eden Rusların Kars’taki misafirliği 1917 Ekim Devrimi’ne kadar sürdü. Çarlığı yıkan Bolşevikler, Kars bölgesindeki egemenliklerini daha fazla sürdürmek istemediler. Molokanlar da Bolşevik Rusya’ya göçmek yerinde Kars’ta kalmayı tercih ettiler ama, Molokanlar arasında Bolşevik düşüncelere ve Türkiye Komünist Partisi’ne sempati duyanların ortaya çıkması ve Sovyet Rusya sefiri Midavini’nin Molokanlara sahip çıkması, Milli Mücadele kadrolarında alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Bir yandan Rusya’dan silah ve altın yardımı alan, bir yandan da komünist akımları kontrol altına almaya çalışan Kemalist kadrolar, Molokanları bölgeden çıkartmanın yollarını aramaya başladılar. İşte sol fikirlere gayet mesafeli olan General Kazım Karabekir’in rolü burada ortaya çıktı.
Kazım Karabekir Molokanları şöyle anlatıyordu: “Malakanlar Ruslar zamanında dahi askerliğe gitmezlermiş, erkekleri hep sakallı. Umumiyetle iri vücutlu, canlı kanlı, sıhhat numunesi insanlar. Elbise ve vücutları temiz. Hayvanları kadana, arabaları çok eşya alır, dört tekerlekli, büyük ve sağlam. Ziraat, ekme, biçme aletleri hep son sistem, yalnız kuvvei ceriye beygirdir. Kan dökmek en büyük günah imiş, harpte dahi olsa. Ben onları yalnız nakliyede kullanıyordum. Buna dahi itiraz ediyorlardı. Karsın her tarafında şoseler boyunca uzanan bu köylüler teşvikatla Bolşevik teşkilatına başlayarak bugün gösterdikleri samimi hayatlarını bozmaya da başlamışlardı.”
ZORLA ASKERLİK . Karabekir, çözümü bulmuştu. Madem Molokanlar askerlik yapmaya karşıydılar, o halde onları kaçırtmak için askere alınmaları yoluna gidilecekti. Yine Karabekir’den dinleyelim: “Malakanların en nihayet 20 kânunusaniye (20 Ocak 1921) kadar memleketimizden çıkmadıkları halde katiyen askere alınacakları hakkında Ankara’dan emir geldi. Kars Rus Sovyet konsolosu Norman ziyaretime geldi. Malakanların askere alınması halinde Rusya’daki Türk tebaasının da askere alınacağını söyledi. Cevaben hükümetimiz 20 kânunusaniye kadar müddet temdid etmiştir, bundan sonra gitmezlerse askere alınacaklardır, artık bence yapılacak bir şey olmadığını söyledim .”
Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (RSFSC) Dışişleri Komiseri Çiçerin, 18 Mayıs 1921’de baskı ile köylerinden uzaklaştırılan Molokanlardan boşalan yerlere Anadolu’dan getirilen Müslümanların yerleştirildiğini belirterek bu durumun derhal düzeltilmesini aksi takdirde bu davranışların Rus emekçi kitlelerinin tepkilerine neden olacağını ihtar etmişti ancak Kazım Karabekir buna kulak asmadı. RSFSC, 13 haziranda yeni bir nota ile “...bu toprakları terk edip göç etmek isteyen Molokanlar, malını mülkünü beraberlerinde alıp götürebilirler, ne yazık ki buna Türk makamları engel olmaya çalıştılar; bu da yetmedi, Molokanlar soyuldu ve her türlü baskı altında bırakıldı, ellerinden toprakları alındı. Bu göçmenler evlerinden kovuldu, açlıktan yarı ölmüş Molokanlar ahırlara ve tavlalara kapatıldı...” diye şikâyet ediyordu ama tacizler devam etti.
TUTULMAYAN SÖZLER . Nihayet, 13 Ekim 1921’de Kars’ta Türkiye ile Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri arasında imzalanan Dostluk Antlaşması’na Molokanlarla ilgili bir madde kondu. Buna göre, Molokanlar istedikleri zaman Türk vatandaşlığından çıkıp, ülkeyi serbestçe terk edebilecekler, eşyalarını, mal ve mülklerini veya bunların değeri kadar parayı yanlarında götürebileceklerdi.
RSFSC’nin 13 Kasım 1921’de verdiği notaya bakılırsa anlaşmanın bu maddesi de havada kalmıştı? “...Biz Misak-ı Milli’yi bütünüyle kabul ettikten sonra bu paktın Rus milli azınlığa karşı tanınmaması ve dinî haklarına saygı gösterilmemesi yersiz ve yakışıksız bir hareket olacaktır. Çarlık rejimi bile Molokanların dinî inançlarına göz dikmiş değildir ve Molokanlar bu rejim sıralarında bile askerlikten muaf tutulmuşlardır. Kaldı ki Misak-ı Milli’de ifade olunan özgürlük ilkelerini ihlal eden bir hükümetin, bu konuda Çarlığın zulmünü bile gölgede bırakan hareketlerde bulunmaması ve böyle hareketleri hakli olarak kabul etmemesi gerekir...’’
SON MOLOKAN . Rus tarafının birbiri ardına gelen notaları durumu değiştirmeyince, 20 bin nüfuslu Molokan cemaati yollara düştü. Askerlik yapmayı kabul ederek Türkiye’de kalan küçük grup ise, zaman içinde 1600 kişiye ulaştı ama onlar da 1962’de soylarını devam ettirecek eş adayları bulabilecekleri Ermenistan, ABD, Kanada ve Avustralya’ya doğru yola çıkmak zorunda kaldılar. Kars’taki son Molokan Vasili Dölemenci 26 Nisan 2007'de hayatını kaybedince tarihin bir sayfası daha kapandı.
SONSÖZ . Cumhuriyet dönemi boyunca, ‘ordu-millet’ yaratmak için gerek okullarda, gerek asker ocağında adeta beyinler yıkandı ama, son olarak DTP Milletvekili Akın Birdal’ın sorusu üzerine Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün açıklamasından öğrendiğimize göre, askerlik çağında olan 14 milyon 306 bin 525 kişiden 1 milyonu, tecilli, yoklama kaçağı ya da bakayaydı. (1 Haziran 2008 tarihli gazetelerden) Peki buna şaşmamız mı lazım? Bence hayır, çünkü her Türk ‘asker’ doğmaz, her Türk ‘insan’ doğar!
Kaynakça: Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, TTK Yayınları, 2001; Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri (1920-1923), Bilgi Yayınevi, 1975, Rahmi Apak, İstiklal Savaşı’nda Garp Cephesi Nasıl Kuruldu?, TTK Yayınları, 1990; Miralay Behiç Erkin’in yayınlanmamış hatıratından aktaran Sait Çetinoğlu, ‘Her Türk asker(mi) doğar?”, http://www.savaskarsitlari.org; Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji, TİMAŞ Yayınları, 1998, s. 268-283; a.g.y., Kars’ta Bir Etnik Grup Malakanlar’ın Toplumsal Yapısı, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2005; Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, Emre Yayınları, 2. Cilt, 1993, s. 194, 203-204, 298; Stefanos Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri 1917-1923, Gözlem Yayıncılık, 1979, s. 332, 373-375, 430.
Ayşe Hür, Taraf.com.tr
Görüntüleme sayısı: 1174
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2007 by Arthur Konze - www.karakocan.info All right reserved |